Atak Menü

Kapının Eşiği (Bedia Çaka)

Kapının Eşiği (Bedia Çaka)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
16 Temmuz 2026, 14:26 | Yazar: Atak Dergisi | Kategori: Edebiyat - Öykü - Şiir - Anı - Anlatı
Kapının Eşiği (Bedia Çaka)

İnsan kendini en çok farklı kentlerin sokaklarında gezdiğinde fark edermiş. Yolculuk, dışarıda yorgun argın gezdiğiniz bir sokağı tüketmek gibi görünse de içeride bir yerlerde birikmiş olan o büyük kırılganlığınızı adımlamakmış aslında. İşte bu yüzdendir ki o yabancı sokaklarda yürürken gözüm vitrinlere ya da modern binaların pürüzsüz yüzeylerine değil, zamanın elinin değdiği o eski yapıların kapı tokmaklarına takıldı.

 

Usuma düşen soru ise kapı tokmaklarının tarihi acaba ne kadar eski? Bu sorunun cevabı için telefonumla küçük bir araştırma yaptım.

 

Kapı tokmakları, bugün sadece nostaljik birer dekorasyon unsuru gibi görünse de aslında insanlık tarihinin en eski utancı olan köleliğin sessiz anlatıcılarıymış meğer. İlk ortaya çıkışları karanlık bir döneme, köleliğe dayanıyormuş. Bir zaman sonra zenginlerin, beylerin bu acı çığlıkların gölgesinde gösterdikleri göstermelik bir nezaket kuralının simgesi olmuş kapı tokmakları...

 

Atina’daki zengin aileler, kapıyı açması için kapı nöbetçisi olarak görevlendirdikleri köleleri kapıya kalın bir zincir ve metal halkayla bağlarlarmış. Görevi sadece kapıyı açmak olan bu köleler uyuyakaldığında, gelen misafirler kapıdaki bu ağır metal halkayı veya demir çubuğu kapının üzerindeki metal plakaya vurarak köleleri uyandırırlarmış. Ancak bu serbest demir çubukların zamanla köleler tarafından ev sahiplerine karşı bir silah olarak kullanılabilme riski fark edilmiş ve bu sistem hızla değiştirilmiş. Çubuklar yerine kapı plakasına sabitlenmiş, sadece vurma işlevi gören güvenli halkalar (bugün bildiğimiz halka tokmaklar) tercih edilmiş. Roma İmparatorluğu döneminde bu tokmaklar tüm Avrupa topraklarına yayılmış. Binlerce kölenin işkence seslerini taşımış tokmaklar Avrupa'ya ve dünyaya.

 

Amasya sokaklarını gezerken bir sokak arasında karşıma çıkan o eski ahşap kapı ve üzerindeki kırık tokmak nasıl da getirdi beni bu utanca, şaşırdım. Uzun uzun karşımda duran kapı tokmağına baktım. Tokmağın bir parçası kırılmıştı, figür tam olarak anlaşılmıyordu. Belki yıllar önce ağır bir insanlık ayıbının çığlığıyla çalınmaktan, belki de zamanın o yavaş ama acımasız savaşlarıyla ortadan ikiye ayrılmıştı. Ahşabın yorgun damarlarına gömülmüş o eksik tokmak, artık çığlıklardan yorulmuştu; şimdi başka çığlıkları dinlemenin sessizliğinde sonunu bekliyordu.

 

İşte tam o an, o kırık kapı tokmağında kendi sesimi işittim:

 

Şehirleri gezmek, yabancı sokaklarda kaybolmak aslında kendi içimdeki kırık tokmakların çığlığını bulma çabasından başka bir şey değil mi? O kırık tokmak, sadece o eski ahşap kapının değil, benim de kendi içimde kimseye duyuramadığım, eşikte kalmış seslerimin bir acı çığlığı olabilir mi? Hayatım boyunca geçtiğim kapıların iniltisi, eski tokmakların topyekün ayağa kalkmış sesinin ulağı mı bu tokmak? Bir kadın olarak kaç kez içimdeki o en derin, en acı sesi; kadınların, çocukların, ağaçların, kuşların dünyaya duyurmak istediğim sesleri mi? O eski ahşap kapının tokmağında birleşen seslerin isyanı mı? Kapıları çalmaktan yorulan ellerimizin, yaralı yüreklerimizin "Yeter artık!" çığlığı mı?

 

Şimdi bilmediğim bir şehrin sokağında, tarihi bir kapının eşiğinde kırık bir tokmakla bekler buldum kendimi. Tokmağın sesini duyurmak istedim, kendime seslenmek istedim. Olmadı. Uğraştım. Elim hep kalbimin üzerinde duran kırık tokmağa gitti ama asla çalamadım. Yorgunluğum, yaşadığım hayal kırıklıkları çoktan içimdeki tokmakları susturmuştu. Kalbim hâlâ köleliğin binbir haliyle mücadele ediyordu. Vazgeçemiyordum.

 

Artık neden vazgeçmediğimi anlıyorum;

 

İnsanlığın acı çığlıkları kapı tokmaklarından ruhuma akıyor ve "Bu sesleri unutma," diyor.

 

Unutmayacağım,

 

Unutursam insanlığım kurusun.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!