KAHKAHANIN SUÇ SAYILDIĞI REJİM: SOKAKTA KAZANILACAK ÖZGÜRLÜK! (Umut Arslan)
Bir ülkede mizah yargı kürsülerine çıkartılıyorsa, orada burjuva hukukun tarafsızlık masalı tamamen bitmiş, yargı açık bir taarruzun aygıtı haline gelmiş demektir. Egemenlerin en çok korktuğu şey, sarsılmaz sandıkları kibirli iktidarlarının bir kahkahayla çıplak kalmasıdır. Mizahı cezalandırmak, tekil bir sansür hamlesi değil; işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin sesini soluğunu kesme, kamusal alanı tamamen teslim alma harekatıdır.
Türkiye’de gazetecilerin, akademisyenlerin, iradesi gasp edilen belediye başkanlarının ve siyasetcilerin zindanlara doldurulması, tekil "hukuk ihlalleri" değildir. Bu, faşizan bir rejimin toplumu topyekûn hizaya getirme saldırısıdır. Deniz Göktaş’ın tutuklanması da bu saldırı dalgasının bir parçasıdır.
Bu mesele, mahkeme salonlarında dilekçelerle çözülecek bir ifade özgürlüğü davası değildir. Bu mesele, egemenlerin dayattığı "konuşma rejimine" karşı sokakta, fabrikada, kampüste, yaşamın her alanında kurulacak fiili mücadele meselesidir!
Laiklik, bu topraklarda hiçbir zaman tam anlamıyla emekçilerin ve ezilenlerin çıkarlarına göre şekillenmedi. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz şey, burjuva cumhuriyetin o asgari, seküler ve anayasal sınırlarının da tamamen tasfiye edilmesidir. Rejim, meşruiyetini yurttaşlık hukukundan değil; dinsel referanslardan, tarikat-cemaat koalisyonlarından ve şovenist bir ahlak fetişizminden almaktadır.
Eğitim müfredatlarından gerici tarikatların kuşattığı bürokrasiye, kültürel alanın gericileştirilmesinden sokaktaki baskıya kadar her şey, devlet aygıtının dinci-faşizan temelde yeniden inşası içindir. Bu kurumsal dönüşüm, kitleleri kaderciliğe mahkûm etmek, sömürüyü din bezirganlığıyla gizlemek için yürütülmektedir. Laiklik, mahkemelerin soğuk koridorlarında ya da salon liberalizmiyle savunulamaz.
Gerçek Laiklik: İnanç sömürüsüne son verecek olan işçilerin ve ezilen kitlelerin örgütlü mücadelesidir.
Mücadele Hattı: Dinci gericiliğe karşı sokakta, mahallelerde ve işyerlerinde verilecek militan bir kavganın adıdır.
Modern faşizan yönelimler hukuku iptal etmez, onu devrimci muhalefeti ve toplumsal dinamikleri ezmek için bir silaha dönüştürür. Bugün yargı, tarafsız bir hakem değil; siyasal iktidarın bekasını, sermayenin diktatörlüğünü koruyan bir savaş aparatıdır.
Farklı siyasal çizgilerden gelen muhalif odakların aynı yargı terörüyle susturulmak istenmesi, saldırının yapısal karakterini kanıtlar. Yargı süreçleri yalnızca cezalandırmıyor; kitlelerde korku iklimi yaratarak sokağı, fiili direnişleri, gençlik barikatlarını engellemeyi hedefliyor.
Egemenlerin yasaları varsa, ezilenlerin meşru sokak mücadelesi vardır.
Bu abluka, icazetli muhalefetçilikle ya da "yargının bağımsızlaşmasını bekleyerek" dağıtılamaz. Sınırları hukuk değil, emekçilerin direniş cüreti belirler!
Karşımızdaki tablo, basit bir hükümet krizi veya geçici bir baskı dönemi değildir; devlet aygıtının tüm ideolojik ve zor aygıtlarıyla birlikte gerici-faşist temelde yeniden kuruluşudur. Rejim; eğitimle, kültürle, hukukla ve gündelik yaşamı zapturapt altına alarak kendi rıza mekanizmasını ve hegemonyasını üretmiştir.
Devletin ideolojik nötrlük iddiası tamamen çökmüştür. Bu hegemonya saldırısına karşı tekil, parça başı hak arama arayışları yetersizdir. Egemenlerin topyekûn saldırısına karşı, yaşamın her alanında topyekûn bir direniş hattı örmek; sokak sokak, mahalle mahalle, fabrika fabrika örgütlenmek işçiler ve ezilenler için devrimci bir zorunluluktur.
Türkiye, uluslararası sol için uzak bir dış politika başlığı ya da sadece uzaktan izlenecek bir "otoriterleşme laboratuvarı" değildir. Türkiye deneyimi, liberal demokrasinin, sandık fetişizminin ve burjuva kurumların faşizm karşısında ne kadar hızlı çürüyebileceğini gösteren kanlı ve canlı bir ders alanıdır.
Fransa solu ve uluslararası devrimci hareketler Türkiye’ye bakıp şunu görmelidir: Sadece seçimlerin varlığı faşizmi durdurmaya yetmez. Kurumsal yapı içeriden çürütüldüğünde, sandık sadece diktatörlüğün onay merciine dönüşür. Türkiye deneyiminin dünya ezilenlerine ve emekçilerine öğrettiği temel doğrular şunlardır:
Hukuk yanılsamasına son verin: Burjuva hukuku işçileri ve emekçileri korumaz.
Kurumsal tarafsızlık yalandır: Devlet aygıtı egemen sınıfın sopasıdır.
Sandığa hapsolmak intihardır: Faşizm sandıkta kurulmadığı gibi sandıkta da devrilmez.
Tek meşru zemin sokaktır: Haklar yasalarla değil, fiili ve militan kavgayla korunur.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
