İSRAİL UŞAKLARINA İKİ KELAM (Mehmet Güzel)
Ruhlarını şeytana satmış güruhlar, Alevi halkını da şeytana teslim etme çabalarına devam ediyor. Bu görevlerinde ısrar ediyor ve gittikçe pervasızlaşıyorlar.
“Şeyh” Selim Narlı, Alevi halkının ve yakın çevresinin bütün tepkilerine rağmen burnunun dikine gitmeye devam ediyor. Alevi halkı adına hareket ettiğini iddia ediyor. Ama Kilikya (Adana, Mersin ve Antakya) bölgesinde hiçbir karşılığı yok. Bu bölgede hiç kimseyi temsil etmiyor. Hiç kimse de onu muhatap almıyor.
Onun Alevi halkı arasında temsiliyetinin sıfır olduğu koşullarda, İsrail propagandası yapan ve adlarını burada yazmaya değmeyen kısa pantolonlu düşkün figürlerin ise zaten esamesi okunmuyor.
Buna rağmen neden haklarında yazı yazdığım merak edilebilir. Onları ciddiye aldığımdan değil. Bu çabaları önemsizdir, karşılığı da yoktur ama tarihe geçmektedir. Bu nedenle Alevi halkının boynuna ağır bir töhmet yüklemektedir. Alevi halkı bu töhmetin altında kalmamak için bu yüzsüz uşaklara gereken cevabı vermekle mükelleftir.
Alevi Halkının İsrail Karşıtlığı
Alevi halkı tarihinin hiçbir döneminde İsrail ile iş birliğini kabul etmiş veya o yöne meyletmiş değildir. Tam tersine, bütün zalimlere karşı mazlumlardan yana olan bu halk, bölgemizin en büyük terör ve zulüm aygıtı olarak gördüğü İsrail’e genetik olarak karşıdır.
Alevi halkı, İsrail devletinin kurulduğu tarihten bu yana Filistin halkını vahşice soykırıma uğrattığını, bütün Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdiğini ve yayılmacılığını sürdürdüğünü; bu nedenle bütün bölge halklarının baş düşmanı olduğu gerçeğinin bilincindedir. Bu kapsamda İsrail’in, Alevi halkının da baş düşmanı olduğunun farkındadır.
Bölgenin bütün halkları, özellikle de Alevi halkı, İsrail’in kurulduğu tarihten bu yana bütün bölge ülkelerine olduğu gibi eski ilerici Suriye yönetimine ve halkına karşı da düşmanlık ve saldırganlık temelinde kendini var ettiğini çok iyi bilmektedir.
Alevi halkının genleri İsrail ile tam ters orantılıdır. Özellikle 2011’den, Suriye devletinin yıkıldığı 2024’e kadar Suriye’ye dayatılan saldırganlığın, Suriye’de yönetime HTŞ gibi katil terör çetelerinin getirilmesinin ve ardından bu terör yönetimi eliyle Alevi halkına karşı uygulanan tarihin en vahşi soykırımının sorumlusunun İsrail terör devleti olduğunu bilmektedir.
Bütün amaç; Ortadoğu halklarının tümü gibi Alevi halkını da İsrail’e biat ettirmek ve egemenlik altına almaktır.
İhanetin Teşhiri
Hal böyle iken, bu halkın arasından devşirilmiş birkaç uşak çıkıp bu halkı İsrail’e, yani kendi katiline biat ettirmeye kalkışıyor ve bu işi canhıraş bir çabayla sürdürüyor.
Bu çaba Alevi halkına da bölgenin bütün ezilen halklarına da karşı bir ihanet çabasıdır. Bu ihanet, her defasında Alevi halkı tarafından bu şaklabanların suratına “başluka” (çarık/kelik) misali savrulmaktadır. Ama bu zavallılar arlanmıyor, uslanmıyor, ders almıyor. Görevli gibi bu ihanet çabalarına devam ediyorlar. Hatta daha da pervasızlaşıyorlar.
Açıkça Siyonist kuruluşlar tarafından görevlendirilip “atanıyorlar”.
Bu zavallı uşakların sayısı iki elin parmaklarını geçmez, biliyorum. Bu halkın nezdinde hiçbir karşılıkları da yoktur. Ama faaliyetleriyle mide bulandırıyor ve bu halkın boynuna töhmet yüklüyorlar.

Alevi Halkının Tepkisi ve Uşakların Ciyaklaması
Alevi halkı bu töhmetin altında kalmamak ve yaratılan “İsrail himayesini talep ediyor” şeklindeki suni algıyı kırmak adına refleks geliştiriyor. Doğal olarak kimi Alevi kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasi şahsiyetler yaptıkları açıklamalarla bu ihanet çabasına tepkilerini ortaya koyuyorlar.
Bunun karşısında bu İsrail ve emperyalizm uşağı güruhlar ciyaklamaya başlıyor: “Bizi linç ediyorlar!”
Ciyaklamakla da kalmıyor; bütün ahlaksızlıklarıyla saldırmaya, hakaret ve küfürler savurmaya devam ediyorlar. Kendileri zaten üç beş kişi olmalarına rağmen, kendileri dışındaki herkesi Alevi olmamakla suçluyorlar. Kendileri gibi uşaklığa girmeyenleri “gerici” ve “tutucu” olmakla itham ediyorlar.
Bu ahmaklar, devrimcilere hakaretler hatta küfürler savuracak kadar alçalıyorlar. Kendilerini eleştiren, teşhir ve tecrit etmeye yönelik tutum takınan biz devrimcileri ihbarcılıkla itham edecek kadar soysuzlaşıyorlar.
Boş Tenekelerin Kuru Gürültüsü
Bu uşaklar, ülkelerinden herhangi bir hukuksal veya siyasal zorunluluk altında olmadan ayrılmış ve ömürlerini Avrupa’nın konforlu yaşamını tercih ederek geçirmişlerdir.
Suriye’ye dayatılan emperyalist saldırılar ve cihatçı katliamlar sürecinde düşmana bir çakıl taşı bile atmış değiller. Bugüne kadar bu halkın örgütlenmesi, korunması ve mücadelesi adına bir toz zerresi kadar çabaları olmamıştır.
Ama boş teneke misali kuru gürültü çıkarmakta üstlerine yoktur. İlkeleri, tutarlılıkları, birikimleri, programları, deneyimleri ve kolektif çalışma anlayışları yoktur. Bu yüzden her gün birbiriyle çelişen ve tepkisel duygusallığı aşamayan açıklamalar yaparlar.
Suriye’de Alevilere yaşatılan zulmü ve bu zulmün engellenememesinin kefaretini devrimcilerin sırtına yüklemeye çalışıyorlar. Yaşanan bütün bu zulmün esas sorumlusu olan İsrail ve emperyalist haydut devletlere ise tek kelime etmiyorlar.
Kendileri güya “sonuç alıcı çözüm” öneriyorlar. Önerileri; Alevilerin ve bölge halklarının esas katili olan İsrail ve Batılı ülkelerin himayesine girmektir.
Yani katiline teslim olmak, kasabın bıçağını yalamaktır!
Devrimcilerin Tarihsel Rolü
Peki, bu ahmakların suçladıkları devrimciler bu süreçte ne yapmışlardır?
1979’da Antakya’da Alevi halkını katliamdan kurtardılar. Maraş Katliamı’ndan sonra benzer bir katliam Antakya için de organize edildi. Bütün hazırlıklar yapıldı. Dışarıdan ülkücü komandolar taşındı, mevzilendirildi, silahlar mahzenlere dolduruldu ve katliam girişimi için saldırı denemeleri yapıldı.
Biz devrimciler bu girişime karşı bütün gücümüzle mevzilendik, halkı da örgütleyerek karşı koyduk. Silahlı saldırı girişimlerine misliyle karşılık verdik ve saldırıları püskürttük.
Haftalar süren bu halk direnişi sonunda katliam girişimi sonuçsuz bırakıldı. Bu direniş olmasaydı Antakya’daki katliam, buradaki Alevi nüfusun yoğunluğu nedeniyle Maraş’takinin onlarca katı boyutunda olabilirdi.
Asimilasyona Karşı Mücadele ve Ödenen Bedeller
Devrimciler, 70’li yıllardan bu yana Alevi halkının devlet tarafından asimile edilmesi çabalarına karşı her türlü yolla mücadele etmiştir. Dernek faaliyetleri, kültür ve sanat çalışmaları, yayınlar, resmî girişimler, mitingler, protestolar, propaganda faaliyetleri, dil kursları, konserler ve festivaller gibi birçok araçla bu halkın örgütlenmesi ve asimilasyona karşı korunması için çaba göstermiştir.
Bu konuda büyük bedeller de ödenmiştir. Başta ben olmak üzere yüzlerce devrimci yıllar boyunca bu uğurda zindanlarda yatmıştır. Ve bu bedeller son bulmamış, ödenmeye devam etmektedir.
Suriye Direnişi ve Silahlı Mücadele
Suriye’ye dayatılan emperyalist saldırılar ve vahşi cihatçı katliamlar sürecinde ise biz devrimciler tarihsel bir misyonu yerine getirdik. Hem Türkiye sahasında hem de Suriye’de bu saldırılara karşı verilmesi gereken direnişi en aktif biçimde yürüttük. Her sahanın koşulları neyi gerektiriyorsa ona göre mücadele ettik.
Suriye’de yoldaşlarımız, “Mukaveme Suriyyi” (Suriye Direnişi) adı altında bir halk milis örgütlenmesi yarattı ve silahlı direniş savaşı yürüttü. Bu sayede Türkiye’nin ve denetimindeki cihatçı terör örgütlerinin Lazkiye’nin kuzeyini ele geçirme çabaları boşa çıkarıldı.
Sedat Peker’in itirafları ve dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun TBMM’de yaptığı “Biz Suriye’de Acilciler’le savaşıyoruz” açıklaması, bu direnişin boyutunu ve etkisini göstermektedir.
Bu direniş, Türkiye devletinin katliamlar yoluyla Lazkiye’nin kuzeyini işgal edip İdlib ile birleştirme planını ıskat etti. Bu mücadelede Mukaveme Suriyyi 115 şehit verdi; başta bu milis örgütünün lideri Mihrac Ural ve çocukları olmak üzere 300’ün üzerinde kişi yaralandı.
Türkiye Sahasındaki Mücadele
Suriye sahasında koşulların gerektirdiği silahlı direniş kıyasıya sürdürülürken, Türkiye sahasının gerektirdiği mücadele biçimleri de en aktif şekilde yürütüldü.
Türkiye devleti, 11 Haziran 2011’de Antalya’da Suriye’ye saldıran bütün terör örgütlerini toplayıp organize etmeye çalışmıştı. Bizler Antakya’dan, Demokratik Kültür ve Sanat Merkezi adı altında üç otobüsle Antalya’ya giderek bu toplantıyı basmaya çalıştık.
Devlet güçleriyle çatıştık. Antalya’daki demokratik kitle örgütlerini harekete geçirdik. Basın açıklamaları ve propaganda faaliyetleri yürüttük.
Bu olay Türkiye’nin bütün basın organlarında, ayrıca Suriye ve Lübnan’ın önemli yayın organlarında yer aldı. Ardından Suriye direnişi boyunca Ankara, Adana ve Antakya’da onlarca basın toplantısı, miting ve protesto gerçekleştirdik.
Bu etkinliklerde halkla birlikte devlet güçleriyle çatıştık. Basın ve yayın faaliyetleri yürüttük. Bu uğurda soruşturmalara, yargılamalara ve mahkûmiyetlere maruz kaldık. Cezaevlerinde yattık. Devam eden mahkûmiyetler nedeniyle sürgüne gitmek zorunda bırakıldık.
Mücadele Etmeyenlerin Devrimcilere Saldırısı
Ve şimdi İsrail uşaklığına soyunan iki üç düşkün kişi, fedakarca mücadele vermiş biz devrimcilere saldırma ahlaksızlığını sergiliyor. Hayatlarında Alevi halkı için kıllarını kıpırdatmamış, konforlu yaşamlarından ödün vermemiş, hiçbir bedel ödememiş halleriyle kendilerini Alevilerin temsilcisi olarak takdim ederek bunca mücadele vermiş devrimcilere laf etme hadsizliğini gösteriyorlar.
Utanmazlığın bu kadarına pes doğrusu.
Düşkünlerin Maskaralıkları
Bu düşkünler her gün yeni bir maskaralık sergiliyorlar. Bir bakmışsınız aralarından biri, tek kişiyle “parti kurduğunu” açıklamıştır. Bir başka gün “Alevi Özerkliği” ilan etmişlerdir. Bu da yetmez, “Alevi Devleti” ilan ettiklerine dair açıklamalar yaparlar.
Bir başka zaman içlerinden liderliğe soyunan biri, atın sırtında tahta kılıcıyla verdiği bir poz eşliğinde Suriye’deki Aleviler adına cihat başlatmak için ordu kuracağını ve Sahil bölgesine akın düzenleyeceğini açıklamış, “kimin elinin altında kaç kişi varsa kendisine bildirmesini” talep etmiştir.
Bunlar kendilerini 1400 yıl öncesinin savaşlarında zannediyorlar; o kadar komik bir haldeler. Bütün yaptıkları, evcilik oynayan küçük çocukların davranışlarından farksızdır.
Kendi Kendilerini Bile Temsil Edemiyorlar
Sözün özü; bu ahmaklar, bırakın Alevileri temsil etmeyi, kendilerini bile temsil etmiyorlar. Alevi halkının bunların iddiaları ve talepleriyle asla ilgisi ve rızası yoktur.
Alevilerin içinde bulunduğu trajik koşulları öne sürerek “Peki bu halkı kurtarmak için başka ne yapabiliriz?”, “Güçlü devletlere yaslanmak zorundayız”, “Betül Alluş’u bile kurtaramadınız” gibi duygusal ifadeler kullanmaları ajitasyondan öteye gitmiyor.
Adama sormazlar mı: Bacakları arasında dolandığınız o Siyonist ve emperyalist devletlere uşaklığınız Betül’ü kurtardı mı?
Kurtuluşun Yolu
Alevi halkının içinde bulunduğu trajik durumdan kurtuluşunun sihirli bir formülü ne yazık ki yoktur. Bu halkın kurtuluşunun tek yolu, kendi gücüne dayanarak örgütlenmesi ve direnişe geçmesidir. Bu kapsamda Suriye’de Şeyh Gazel Gazel liderliğinde başlatılan ve çok önemli kitlesel isyan pratikleri ortaya koyan örgütlenme etrafında birleşmeli ve bu örgütlenme geliştirilmelidir.
Mücadelenin bin bir yolu vardır. Silahlı direnişten sivil itaatsizliğe, genel grevden kitlesel gösterilere kadar her türlü yol ve yöntem bu mücadelenin parçalarıdır.
Alevi halkı örgütlenip kendi gücüyle varlık göstermeden hiçbir güç veya ülke tarafından muhatap alınması ya da himaye edilmesi söz konusu olamaz. Olsa olsa daha büyük acılar yaşatacak planlar için araç hâline getirilebilir.
Alevi halkı örgütlenip varlık gösterdiği takdirde ciddiye alınır ve muhatap kabul edilir. O durumda geliştireceği ilişkiler de kendi cellatları olarak gördüğü Siyonist ve emperyalist güçlerle değil, bölgenin diğer ezilen halkları ve Direniş Ekseni güçleriyle olmak zorundadır.
Bu konuda Kürt hareketinin içine düştüğü trajik durum herkese ders olmalıdır. Emperyalizme ve Siyonizm’e elini veren, değil kolunu, bedenini bile kurtaramaz; sefil bir bağımlılığa ve uşaklığa mahkûm kalır.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
