Atak Menü

İRAN SAVAŞINDA SON DURUM (Mihrac Ural)

İRAN SAVAŞINDA SON DURUM (Mihrac Ural)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
20 Nisan 2026, 12:20 | Yazar: Mihrac Ural | Kategori: Ortadoğu
İRAN SAVAŞINDA SON DURUM (Mihrac Ural)

 

Barış, savaştan daha gereklidir. Savaşın yıktığını yalnızca barış yeniden kurabilir. Savaşın yıkıcılığını uzun zamandır anlatıp duruyorum. Savaş sonucunda hiç kimse mutlak anlamda galip olmaz. Pirus zaferinden söz ettim; savaştan kimse kazanamaz, hep kaybeden olur. Barış ise her tarafın kazanacağı bir alandır. Barış alanına giren herkes kazançlı çıkar. Bu savaşta İran kadar ABD-İsrail’in de kazanan taraf olacağı açıktır. 21 saatlik toplantıda bir sonuca varılmadığını söylüyorlar; ancak “iki haftalığına sürecek olan ateşkes” (23 Nisan’a kadar) barışı mutlaka egemen kılacaktır. Bir kez barış için bir araya gelindiğine göre artık geri dönülmesi güç hâle gelmiştir. Toplantılar sürecek ve barış yapılacaktır. Barış yolu açılmıştır; bu yolda geri dönüş yoktur. Akılsızlık yapılacak olursa yıkım çok büyük olacaktır.



Trump, savaşın yıkıcılığını iliklerine kadar hissetmiştir. Savaşa dönmesi kolay olmayacaktır. Dönerse başkanlığı sona erecektir; o da bu gerçeği yakasında hissetmekte ve öyle bir hatayı işlemeyecek kadar akıllıdır. Trump’ın akılsızlığı malumdur; ama iş kendi yakasına gelip yapışınca akıllı olacaktır. Pakistan’ın arabulucu olması barış için oldukça avantajlı bir durumdur. Görüşmelerin tıkandığı yerde arabulucu olan ülke, çözüm olabilecek önermeleri yapabilir; bu da barışı gerçeğe dönüştürebilecek önemli bir adımdır. Akıllı çözümler mutlaka bulunacaktır.



İsrail Faktörü ve Müzakerelerin Zorlukları



Akıl tutulması sadece İsrail’de mevcuttur. İsrail, barış için bir araya gelmiş olanları provoke edebilir, Lübnan’ı yeniden bombalayabilir, kara savaşında ısrarlı olabilir. Hizbullah, İsrail’in girişimlerini durdurabilse de barış önünde engel olacak akılsızlık sadece İsrail’den gelebilir. Görüşmelerin 21 saat sonra bitmesine İsrail çok önem verdi. Görüşmelerde başkan yardımcısı hariç diğer iki üyenin de Yehudi olması, görüşmelerin sıkıntılı gelişmesine yol açacaktır. İsrail, her köşeden kendi savaş anlayışına uygun sonuçlar çıkarmaya çalışacaktır.



ABD–İran Görüşmeleri ve Temel Sorunlar



Görüşmeler tarihseldi. İlk kez iki ülke arasında bu ölçüde üst düzey bir toplantı yapılmıştır. Amerika heyeti; JD Vance (Başkan Yardımcısı ve heyet başkanı), Steve Witkoff (Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi) ve Jared Kushner’dan (Trump’ın damadı) oluşmaktadır. Bu heyet, savaştan galip çıkmış edasıyla, üstten ve baskıcı bir tarzda görüşlerini beyan etmiştir. Trump, kendi hesabından yaptığı açıklamalara göre önemli ölçüde maddelerde çözüm bulduklarını; ancak nükleer ve Hürmüz Boğazı konusunda sorun çıktığını anlatıyor. Onu aşkın madde üzerinde ilk oturuşta sonuç almak mümkün değildir. Daha çok tartışılacak ve sonuçta bir ortak metin ortaya çıkacaktır. JD Vance’nin deyişiyle, “21 saatlik görüşme iyi bir başlangıçtır; kötü haber ise henüz anlaşma olmamasıdır.” diyerek süreci açıklamıştır.



Nükleer sorunu esasında İran’ın arındırma miktarıyla ilgilidir; bu oran %60 civarındadır. Amerika, İran’ın atom bombasına yol açacak bir sonuca ulaşmasını istemiyor. Bu açıdan nükleer arındırma düzeyinin daha düşük tutulmasını istiyor. Bu konuda zor da olsa anlaşabilecekleri tahmin ediliyor; İran, nükleer çalışmalarının atom bombasına yönelik olmadığını açıklayıp duruyor. Buna rağmen zenginleştirilmiş uranyumun böylesi sonuçlara yol açabileceği bilinmektedir.



Ancak Hürmüz Boğazı konusunda ciddi sorunlar çıkacaktır. ABD, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için eski sistemin devamından yanadır. Eski sistemde hiçbir ödeme yapılmadan tüm ülkeler özgürce geçebiliyordu. “Dünyada pek çok boğaz bulunuyor, hiçbirinden para alınmıyor,” diye de bilgi geçiyor. Trump, savaşın sürdüğü ortamda aynı konu üzerinde, “İranlılar boğaz geçişi üzerinden para almak istiyorlar, biz de bu alımdan payımızı düşünebiliriz,” yönünde kendi hesabında açıklama yapmıştı. Amerika’nın Hürmüz Boğazı’ndan geçişle ilgili bir sıkıntısı yoktur; Körfez’den ne bir petrol ihtiyacı vardır ne de gemilerinin bu işler için bir gereksinimi vardır.

 

Boğazın kimi noktalarında akıl almaz tarzda mayın döşeli olması, İranlıların boğazdaki hâkim durumunu yansıtmaktadır. Mayın temizleme işi ise çok zorlu olup, en gelişmiş arıtma araçlarının günlük temizleme kapasiteleri de oldukça düşüktür.



Trump ve Papa 14. Leo Arasındaki Gerilim



Trump, son dönemde hem ülkesinde hem de kendi tabanı içinde giderek artan bir kopuş yaşamaktadır. Bu durumun son örneklerinden biri, Papa 14. Leo hakkında yaptığı sert açıklamalardır.



Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda Papa Leo’yu “suç konusunda zayıf, dış politikada berbat” sözleriyle hedef aldı. Daha sonra gazetecilere yaptığı açıklamada ise Papa’dan “çok hoşlanmadığını” belirterek onu “çok liberal biri” olarak niteledi. Ayrıca Papa’nın “nükleer silahlar konusunda zayıf” olduğunu öne sürdü ve “aklını başına toplaması gerektiğini” söyledi.



Bu sert ifadeler, Papa Leo’nun birkaç gün önce Trump’ın İran’a yönelik tehditlerini “kabul edilemez” olarak değerlendirmesinin ardından geldi. Papa, özellikle sivilleri etkileyebilecek altyapı hedeflerine yönelik tehditlerin uluslararası hukuka aykırı olduğunu vurgulamıştı.



“İkinci Avignon” Uyarısı



Nisan ayında Washington’da düzenlenen uluslararası bir toplantıda, Trump’a yakın bir yetkilinin (Pentagon’dan bir isim), Papa Leo’nun Trump’ı desteklemesi gerektiğini ima ettiği ve “ikinci bir Avignon yaşanmamalı” şeklinde uyarıda bulunduğu iddia edilmektedir.



Bu ifade, tarihteki “Avignon Papalığı” dönemine gönderme yapmaktadır. “Avignon esareti” olarak da anılan bu dönem, bazen “Papaların Babil Esareti” olarak da adlandırılır. Bu benzetme, Kilise’nin bağımsızlığını kaybettiği düşüncesinden ileri gelmektedir. 1309 yılında papalığın Roma’dan Avignon’a taşınmasıyla başlayan bu süreç yaklaşık 68 yıl sürmüş (1377’ye kadar) ve Katolik dünyasında otorite krizine yol açmıştır. Avignon döneminde 7 papa seçilmiş, tümü Fransız olan bu papalar bölünmeyi engelleyememiştir.



Trump, Evanjelist kilise mensubudur. Tanrı algıları ve İsa Mesih’e dair öngörüleri oldukça farklıdır. Bir öbek gibi çalışırlar; devleti yönetmek, bunların yıkıcılığına çanak açmak gibidir. Katolik Kilisesi’ni bu açıdan sevmezler. Bu sevgisizlik siyasete de yansıyınca bu tür sözleri duymak çok normaldir. Bizi burada ilgilendiren barıştır. Neye inanırsa inansın, insanın barışı siyasette ön planda tutması gerekir; bunu bir din sapkınlığına alet etmek doğru değildir. 14. Leo’nun bu karmaşaya karşı “Trump’tan korkmuyorum” diyerek tavır alması önemlidir.



Pezeşkiyan, İran halkı adına şu mesajı verdi: “Papa’ya ve Hz. İsa’ya yönelik saygısızlık kabul edilemez. Bu tür davranışlar hiçbir özgür insan tarafından onaylanmaz.” diyerek Trump’ın sözlerini kınadı.



Güç, Baskı ve Uluslararası Siyaset



Metinde dile getirilen görüşe göre, Trump’ın yaklaşımı yalnızca diplomatik bir gerilim değil, aynı zamanda dini otoriteler üzerinde siyasi baskı kurma çabası olarak da yorumlanmaktadır. “Avignon” benzetmesi, dini otoritenin siyasi güç tarafından yönlendirilmesi riskine dikkat çekmek için kullanılmaktadır.



Barış vurgusu açısından bakıldığında ise gerçekten barışı hedefleyen aktörlerin, çatışma alanlarını genişletmek yerine azaltmaya çalışması gerektiği ifade edilmektedir. Bu çerçevede, savaş söylemini artıran politikaların eleştirilmesi ve kamuoyu tarafından sorgulanması gerektiği vurgulanmaktadır.



İran’ın Durumu ve Bölgesel Gerilim



İran tarafına geçecek olursak; İran heyeti genelde doğrudan en üst siyasi liderlerden değil, daha çok diplomatik ve güvenlik ağırlıklı isimlerden oluşur. Bu tür görüşmelerde öne çıkan yapı şunlardır: Abbas Arakçı (özellikle nükleer dosyada baş müzakerecilerden biri), Ali Bağdere Kani (Dışişleri içinde üst düzey isim, Batı ile teknik müzakerelerde görev alır), Ali Şamhani (ulusal güvenlik kanadını temsil eden, stratejik kararları etkileyen isim) ve Muhammed Bagher Ghalibaf (eski Tahran belediye başkanı, Devrim Muhafızları kökenli, İran parlamentosu başkanı ve heyetin önde gelen isimlerinden biri). Bu heyet, İran siyasetinde hem güvenlik hem de siyaset tarafını bağlayan güçlü figürlerden oluşmaktadır.

 

Bu heyet, “ABD’nin dayatmacı, hukuk dışı yaklaşımları olduğunu ve savaştan galip çıkmış edasıyla önerilerde bulunduğunu” açıkladı. İran büyük yıkımlar yaşamıştır. 126.000 binası bombalanmış ve yıkılmış; 3.375 ölü vermiştir, bunların 400’ü kadındır. Askerî açıdan ise 13.000 nokta bombalanmış ve işlemez hâle gelmiştir. İran, uğradığı zararın yaklaşık 275 milyar dolar civarında olduğunu beyan etmiştir. Bu yıkıma rağmen İran, görüşmelere katılmıştır. İran’ın diyaloglara açık kapısı, onun oturmuş devlet anlayışıyla ilgilidir.



Bu arada Amerikan basınına göre, “ABD’nin 450 kg zenginleştirilmiş uranyumun bir kenara kaldırılması ve 20 yıl boyunca zenginleştirme eğilimi göstermemesi yönünde teklifi olduğu” yazılmaktadır. Bu teklife karşılık “İranlıların 5 yıla onay verdikleri, zenginleştirilmiş uranyumun ortak ülkelerle hafifletilmesine gidilebileceği; ancak Trump’ın bu teklifi reddettiği” ifade edilmektedir. Bu bilginin barış açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Barışa gitmek isteyen taraflar karşılıklı olarak pazarlık yapacaktır. Sonuçta ortak bir noktaya gelindiğinde kalıcı barış imzalanacaktır.



Çin’in Durumu



Çin bu savaşta adı en az anılan aktörlerden biri olmuştur. Oysa Çin, İran’ın hava savunması için gerekli birçok imkâna sahiptir. Çin’in İran’a omuzdan atılan füzelerle destek verdiği ve hava savunmasına katkı sunduğu ifade edilmektedir. Savaşın son iki haftasında ortaya çıkan bu silahların Amerikan kuvvetlerine zarar verdiği belirtilmektedir. Rusya’nın sağladığı hava sahası izleme raporları da buna eklenince İran bir nebze rahatlamıştır.



Son haftalarda İran’ın Avaks, F-15 ve helikopterleri hedef almasıyla en az 5 milyar dolarlık zarar verdiği ifade edilmektedir. Çin sessizliğini büyük ölçüde korusa da özellikle Amerika’nın Körfez’de İran çıkışlı gemilere yönelik ablukasına karşı tavır almaya başlamıştır. Çin, uluslararası sularda kendisini ablukaya alacak bir gücü kabul etmeyeceğini defalarca dile getirmiştir. İlk petrol gemisinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişini tamamlaması da bu durumu göstermektedir.



Çin’in günlük petrol ihtiyacı yaklaşık 11 milyon 600 bin varildir. Bunun %20’sini İran’dan, %15’ini Suudi Arabistan’dan, %12’sini Irak’tan almaktadır. Çin’e giden petrolün yaklaşık %50’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Bu kadar hassas bir geçişin engellenmesi ya da ablukaya alınması, deniz hukuku açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir durumdur. Barış görüşmeleri sürerken bu tür dayatmaların doğru olmadığı ifade edilmektedir.



ABD’nin Durumu



ABD ile İran arasında dolaylı çatışma riski mevcuttur. Bölgede (özellikle Orta Doğu’da) vekil güçler üzerinden gerilim artmıştır. Taraflar doğrudan savaşa girmek istemediği için kontrollü gerilimle müzakere yoluna gitmektedir. ABD, İran’ın uranyum zenginleştirmesini ciddi şekilde sınırlamak isterken; İran tamamen vazgeçmeyeceğini ifade etmektedir. İran önce yaptırımların kaldırılmasını isterken, ABD ise önce İran’ın geri adım atmasını talep etmektedir.



Basına yansıyan bilgilere göre, JD Vance’ın Trump ile 12 kez telefonla görüştüğü, ayrıca Netanyahu ile de sık sık temas kurarak sürecin seyrini değerlendirdiği ifade edilmektedir. Görünen o ki taraflar arasında derin bir güvensizlik vardır; ancak büyük bir çatışmaya dönmek de istememektedirler. Barış, her taraf için kazançtır. Bunun aksine bencil politikalar ise zararı büyütecek ve yıkıma yol açacaktır.



Bu arada Amerika’nın Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapmak istediği ve iki fırkateyn geçirdiği yönünde haberler yapılmaktadır. İran ise bu iddiaları reddederek hiçbir fırkateynin geçmediğini açıklamıştır. İran, izinsiz geçmeye çalışan gemileri uyardığını ve geçişe izin verilmediğini savunmaktadır. Amerika ise ödeme yapan gemilerin açık denizlerde korunmayacağını ilan etmiştir. 13 Nisan’dan itibaren bu uygulamaların takip edileceği belirtilmektedir. Bu gerginlikler doğrudan çatışmaya dönüşmese de bir hazırlık süreci olarak değerlendirilebilir.



Trump’ın savaşmak istemediği, süreci mümkün olduğunca sınırlı tutmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Attığı adımların müzakereyi zorlamak amacı taşıdığı görülmektedir.

 

Heyetlerin yeniden bir araya geleceğini açıklamaları da bunu göstermektedir. Yeni görüşmenin Rusya ya da Çin’de  yapılabileceği belirtilmektedir. Amerika’nın artık eski gücünde olmadığı ve karşısındaki aktörleri daha eşit bir düzlemde kabul etmek zorunda kalacağı ifade edilmektedir.



Lübnan’da Son Durum



Lübnan, ilk kez İsrail ile Washington’da, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun gözetiminde elçilikler düzeyinde karşı karşıya geldi. Lübnan Büyükelçisi Nada Hamadeh Moawad, İsrail’in ABD Büyükelçisi ise Yechiel Leiter idi. Bu durum, iki ülke arasında resmî diplomatik ilişki bulunmamasına rağmen “dolaylı diplomasi”nin bir adım ileri taşındığını göstermektedir.



Lübnan’ın bu görüşmelere katılmasına Hizbullah karşı çıkmakta ve “savaşa devam” mesajı vermektedir. Ancak Lübnan içindeki siyasi bölünmeler ve hükümetin daha temkinli yaklaşımı, bu tür diplomatik temasların sürdürülmesini mümkün kılmaktadır.



İran’ın Lübnan sahasında ateşkes ilan edilmesini istemesiyle birlikte Amerikan öncülüğünde bu ortak görüşme zemini gündeme gelmiştir. Lübnan hükümetinin “savaş ve barış kararını biz veririz” şeklindeki vurgusu da bu toplantının gerçekleşmesinde etkili olmuştur.



Görüşmelerde Lübnan tarafı açık şekilde “ateşkesin gerekli olduğunu” savunmuştur. İsrail ise Beyrut için ateşkesi kabul edebileceğini belirtirken, güney Lübnan’da operasyonların süreceğini ifade etmiştir. İsrail tarafı, “Güney Lübnan, Hizbullah’ın etkili olduğu bir alan; bu bölgenin temizlenmesi gerekiyor” diyerek sınırlı bir ateşkes yaklaşımı ortaya koymuştur. Bu açıklamalarla toplantı sona ermiştir.



Öte yandan Hizbullah, bu görüşmeleri tanımadığını ve alınacak kararları kabul etmeyeceğini duyurmuştur. Örgüt saldırılarını sürdürürken, İsrail de güney Lübnan’daki operasyonlarına ara vermemiştir; Lübnan’ın 15.400 kez bombalandığı ifade edilmektedir. Bu süreçte Bint Cbeyl’de Hizbullah’ın ciddi bir direniş sergilediği ve ısrarlı çabalara rağmen bölgenin düşmediği belirtilmektedir. Çatışmaların devam etmesi nedeniyle sivil kayıplar artmayı sürdürmektedir.



Her ne kadar bu görüşmelerden doğrudan bir barış sonucu çıkmasa da ABD ile İran arasında temasların yeniden başlayabileceğine dair bilgiler basına yansımıştır. Lübnan’la ilgili gelişmelerin de daha geniş diplomatik süreç içinde ele alınması beklenmektedir. Son olarak 10 günlük bir ateşkes kararı alındığı söylenmektedir. Bununla da Lübnan sahasında barış için ileri bir adım olacaktır. Hizbullah bu ateşkese uyacağını açıklamaktadır.



İran’ın Lübnan konusunda ısrarcı olduğu görülmektedir. Eğer bir barış süreci gerçekleşecekse, Lübnan’ın da bu sürece dâhil olacağını açıkça ifade etmektedir. İran’ın müttefiklerini bu geniş coğrafyada desteklemesi ve İsrail gibi öngörülemez bir güç karşısında kararlı bir duruş sergilemesi, savaşta kendi lehine sonuçlar doğurabilecek bir etki yaratmaktadır. Bu çerçevede İran, direnen bir güç olarak savaşın kaderinde belirleyici rol oynayabilecek bir konumda bulunmaktadır.



Davit Passig’in “2050” Kitabı ve Erdoğan’ın Çöküşü



Bu arada Amerika’nın Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapmak istediği ve iki fırkateyn geçirdiği yönünde haberler yapılmaktadır. İran ise bu iddiaları reddederek hiçbir fırkateynin geçmediğini açıklamıştır. İran, izinsiz geçmeye çalışan gemileri uyardığını ve geçişin olmadığını savunmaktadır. Amerika ise ödeme yapan gemilerin açık denizlerde korunmayacağını ilan etmiştir; 13 Nisan’dan itibaren bu uygulamaların takip edileceği belirtilmektedir. Bu gerginlikler doğrudan çatışmaya dönüşmese de bir hazırlık süreci olarak değerlendirilebilir.



Yehudi bir bilim insanı olan Davit Passig’in 2009 yılında yayımlanan “2050: İki Bin Elli” kitabında İsrail ile Türkiye ilişkileri ele alınmaktadır. Kitapta, iki ülkenin zaman zaman gerginlikler yaşayacağı; ancak bu gerginliklerin ilişkileri koparmayacağı ifade edilmektedir. İki ülkenin yönetimlerinin birbirlerini destekleyeceği, Türkiye’nin İsrail’in Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi için çaba göstereceği belirtilmektedir. Ayrıca Orta Doğu’da İsrail ve Türkiye’nin öne çıkan güçler olacağı ifade edilmektedir.

 

Türkiye’de Erdoğan yönetiminin kalıcı olmayacağı, İslamcı siyasetin sona ereceği ve İsrail’in bu süreçte Türkiye ile yakın ilişkiler kuracağı da kitapta yer alan değerlendirmeler arasındadır. Bu çerçevede, son dönemde Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın Erdoğan’a yönelik sert açıklamaları bu perspektiften yorumlanmaktadır.



Burada Türkiye ve Erdoğan ayrıca ele alınmaktadır. Erdoğan’ın kurduğu yapının Türkiye’yi birçok açıdan zor durumda bıraktığı ifade edilmektedir. Savaş boyunca saldırgandan yana bir tutum aldığı belirtilmektedir. ABD-İsrail yanlısı tutumuyla eleştirilen Erdoğan’ın ekonomi politikalarının da ciddi sorunlara yol açtığı ifade edilmektedir. Merkez Bankası rezerv kayıpları, faiz oranları ve döviz politikaları üzerinden yapılan değerlendirmelerde, ekonomik baskının artacağı öngörülmektedir.



Ayrıca Türkiye’nin dış politikada attığı adımlar, NATO çerçevesinde yapılan askerî düzenlemeler ve İsrail ile dolaylı ilişkiler de eleştirilmektedir. Enerji politikaları ve özellikle Azerbaycan üzerinden gelen petrol hattı da bu bağlamda tartışılmaktadır. Bu durumun Türkiye’nin dışa bağımlılığını artırdığı ve ekonomik kırılganlığı derinleştirdiği ifade edilmektedir.



Barış Şimdi Gereklidir



Gelişmeler, görüşmelerin zaman zaman tıkandığını göstermektedir. Ancak her iki taraf da sürecin devam edeceğini ifade etmektedir. Önümüzde yaklaşık iki haftalık bir süre bulunmaktadır. Bu süreçte ani gelişmeler yaşanmasa bile, ateşkes ya da barış ortamının bir süre daha devam edeceği anlaşılmaktadır.



Bölgemizde savaşların tamamen sona ermesi kolay değildir. Çoğu zaman bir tarafın ciddi şekilde zayıflaması ya da etkisiz hâle gelmesi olmadan kalıcı barış sağlanamamaktadır. Tarih boyunca Orta Doğu, savaşların yoğun yaşandığı bir coğrafya olmuştur. Bu nedenle bölgede barışın sağlanması zor bir süreçtir.



Buna rağmen barış şimdi gereklidir. Barışın insanlık için vazgeçilmez olduğu unutulmamalıdır. Barış, her zaman savaştan çok daha iyidir.

 

***

 

Atak Dergisi Notu:  Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!