İnsan Hakları Haftasında Susturulan Hakikatler: Epistemik Adaletsizlik (Şükriye Ercan)
İnsan hakları mücadelesi çoğu zaman ihlallerin sonuçlarına odaklanır: gözaltılar, kayıplar, tutuklamalar, işkence, cezasızlık. Oysa bu ihlallerin büyük bölümü, daha önce ve daha derinde işleyen bir başka adaletsizlik biçimi sayesinde mümkün hâle gelir: epistemik adaletsizlik. Yani bir kişinin ya da toplumsal grubun, bilen, tanıklık eden ve sözüne güvenilen özne olarak sistematik biçimde değersizleştirilmesi.
Felsefeci Miranda Fricker’ın kavramsallaştırdığı epistemik adaletsizlik, özellikle bir kişinin “bilen özne olma kapasitesine” yönelik bir haksızlık biçimidir (Fricker, 2007). Bu haksızlık yalnızca bireysel bir önyargı sorunu değildir; doğrudan doğruya iktidar ilişkileriyle, yani kimin konuşabileceğini, kimin dinleneceğini ve kimin hakikatinin geçerli sayılacağını belirleyen yapılarla ilgilidir.
Bu nedenle İnsan Hakları Haftası’nda epistemik adaletsizlikten söz etmek, yalnızca felsefi bir tartışma yürütmek değil; kadınların, kayıp yakınlarının ve insan hakları savunucularının neden sürekli olarak susturulduğunu anlamaya çalışmaktır.

Kadın Beyanı: Neden Hâlâ İnandırıcı Bulunmuyor?
“Kadın beyanı esastır” ilkesi, kadınların yaşadıkları şiddeti anlatırken tarihsel olarak maruz kaldıkları güvensizliğe karşı geliştirilmiş politik ve etik bir ilkedir. Ancak bu ilke, tam da epistemik adaletsizliğin en görünür olduğu alanda sürekli tartışmaya açılmaktadır.
Kadınlar şiddet gördüklerini söylediklerinde:
• “Abartıyor” denir,
• “Yanlış anlamıştır” denir,
• “İftira atıyor olabilir” denir.
Burada sorun olayın kendisinde değil, kadının bilen ve tanıklık eden özne olarak konumlandırılmasındadır. Fricker’ın ifadesiyle bu durum, açık bir tanıklığa özgü epistemik adaletsizliktir. Kadının sözü, cinsiyetçi önyargılar nedeniyle daha baştan değersizleştirilir.
Bu adaletsizlik yalnızca bireysel bir incinmeye yol açmaz; hukuki sonuçlar doğurur. Kadın beyanının sistematik biçimde kuşku altına alınması, cezasızlığı besler ve şiddetin sürekliliğini sağlar. Böylece epistemik adaletsizlik, doğrudan yaşam hakkı ihlallerinin zeminini oluşturur.
Cumartesi Anneleri: Tanıklığın İnkârı
Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’nda otuz yıla yaklaşan mücadelesi, epistemik adaletsizliğin en çıplak hâllerinden biridir. Bu anneler yalnızca kayıp yakınlarını aramıyor; aynı zamanda tanıklık ediyorlar. Gözaltında kaybedilenlerin varlığını, devlet şiddetini ve cezasızlığı kayıt altına alıyorlar.
Ancak bu tanıklık yıllardır şu söylemlerle karşılanıyor:
• “Kanıt yok”,
• “Devleti yıpratıyorlar”,
• “Geçmişi kurcalıyorlar”.
Bu, basit bir inkâr değil; epistemik bir stratejidir. Tanıklık değersizleştirilerek, hakikat kamusal alandan dışlanır. Fricker’ın tanımladığı biçimiyle burada yalnızca tanıklık adaletsizliği değil, aynı zamanda yorumbilgisel (hermeneutik) adaletsizlik de söz konusudur. Çünkü devlet şiddeti ve zorla kaybetme deneyimleri uzun süre “olağanüstü hâl”, “terörle mücadele” gibi kavramlarla örtülmüş; mağdurların yaşadıklarını anlamlandırabilecekleri ortak bir dil sistematik biçimde engellenmiştir.
Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi bu nedenle yalnızca bir kayıp mücadelesi değil; hakikatin inkârına karşı bir epistemik direniştir.
İnsan Hakları Savunucuları ve Epistemik İstismar
İnsan hakları savunucuları da sıklıkla epistemik adaletsizliğe maruz bırakılır. Hak ihlallerini belgeleyen, raporlayan, kamuoyuna taşıyan bu kişiler:
• “Taraflı”,
• “Abartılı”,
• “Siyasi” olmakla suçlanır.
Bu durum, literatürde epistemik istismar olarak tanımlanır (Pohlhaus, 2017). Yani dezavantajlı grupların ya da onların adına konuşanların bilgisi, bir yandan talep edilirken; öte yandan itibarsızlaştırılır. İnsan hakları savunucularından sürekli kanıt sunmaları, kendilerini açıklamaları, devleti ikna etmeleri beklenir; fakat sundukları bilgi çoğu zaman baştan geçersiz sayılır.
Bu da savunucular üzerinde ciddi bir yük oluşturur ve epistemik emeğin sömürülmesine yol açar.

Epistemik Adaletsizliğin İnsan Haklarına Etkisi
Epistemik adaletsizlik üç düzeyde ağır sonuçlar doğurur:
1. Bireysel düzeyde:
Kişinin kendi bilişsel yetilerine olan güveni zedelenir. Sürekli sorgulanan tanıklık, öznenin kendisiyle ilişkisini tahrip eder.
2. Toplumsal düzeyde:
Belirli gruplar kamusal tartışmalardan dışlanır. Sözleri dikkate alınmayanlar, karar alma süreçlerinden de dışlanır.
3. Siyasal düzeyde:
Demokrasi, eşit söz ve eşit tanıklık olmadan işlemez. Tanıklığın değersizleştirildiği yerde, demokratik müzakere çöker.
Bu nedenle epistemik adaletsizlik, insan haklarının görünmeyen ama süreklilik kazandıran ihlal biçimidir.
Sonuç Yerine: Hakikat de Bir Haktır
İnsan Hakları Haftası, yalnızca ihlalleri anma haftası değildir. Aynı zamanda şu soruları sorma haftasıdır:
Kimin sözüne inanıyoruz? Kimin tanıklığını değersizleştiriyoruz? Hangi hakikatleri duymamakta ısrar ediyoruz?
Kadın beyanı, Cumartesi Anneleri’nin sesi ve insan hakları savunucularının tanıklığı bize şunu hatırlatıyor:
İnsan hakları mücadelesi, aynı zamanda bir hakikat ve bilgi mücadelesidir.
Epistemik adalet olmadan ne adalet mümkündür ne de özgürlük.
________________________________________________________________________________________________________________________
Dipnotlar ve Kaynakça
1. Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing. Oxford University Press.
2. Pohlhaus, G. (2017). “Varieties of Epistemic Injustice”, in The Routledge Handbook of Epistemic Injustice, Routledge.
3. Wanderer, J. (2017). “Varieties of Testimonial Injustice”, in The Routledge Handbook of Epistemic Injustice, Routledge.
4. Roberts, J. T. F. “What is Epistemic Injustice?”, erişim: 03.04.2023.
5. Brownstein, M. (2015). “Implicit Bias”, Stanford Encyclopedia of Philosophy.
_______________________________________________________________________________
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
