Atak Logo

Atak Menü

İKİ BAKAN; DAHA DERİN FAŞİZM (Mihrac Ural)

17 Şubat 2026, 13:51 | Yazar: Mihrac Ural | Kategori: Ülke
İKİ BAKAN; DAHA DERİN FAŞİZM (Mihrac Ural)

Akın Gürlek ve Mustafa Çiftçi

 

Erdoğan rejimi artık faşizmi gizleme gereği bile duymuyor; onu doğrudan ve sistemli biçimde derinleştiriyor. Türkiye, hukuk devleti niteliğini fiilen kaybetmiş; yargı bağımsızlığı çökmüş, ekonomi kronik kriz hâline gelmiş, Kürt meselesi inkâr ve bastırma politikalarıyla daha da ağırlaştırılmış bir ülkedir. Dış politikada ise neredeyse tüm komşularıyla sorunlu, sürekli gerilim ve çatışma potansiyeli taşıyan bir hat üzerinde ilerlemektedir. Bu tablo bir tesadüf değil, bilinçli bir siyasal tercihin sonucudur.

 

Suriye politikası bu tercihin en açık kanıtıdır. Suriye’de yürütülen müdahaleci ve istikrarsızlaştırıcı çizgi, Rojava’ya yönelik kuşatma ve düşmanlaştırma stratejisiyle tamamlanmıştır. Bölge halklarının kendi kaderini tayin iradesi sistematik biçimde hedef alınmış, askeri ve siyasi baskı araçları devreye sokulmuştur. Türkiye, içeride baskıyı artırırken dışarıda da kriz üretmeyi temel yönetim yöntemi hâline getirmiştir.

 

Tam da böylesi bir dönemde iki kritik bakanlığın değiştirilmesi, rejimin yumuşadığı değil, daha da sertleştiği anlamına gelmektedir. Bu adım, faşizmin kurumsallaşmasının yeni bir aşamasıdır.

 

Akın Gürlek’in yükselişi bunun açık göstergesidir. Savcılık döneminde özellikle sol, demokratik ve muhalif yapılara yönelik dosyalarda izlediği çizgi, hukukun değil siyasetin diliyle hareket ettiğini göstermiştir. “Örgüt” kavramını keyfi biçimde genişleten, tutuklamayı istisna değil kural hâline getiren, ifade ve gösteri özgürlüğünü daraltan kararlarıyla tanınmıştır. Bu yaklaşım hukuki değil, ideolojiktir.

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde ise özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik soruşturmaların zamanlaması ve kapsamı, yargının açık biçimde siyasal araç olarak kullanıldığını göstermiştir. CHP’li belediyelere, parti yöneticilerine ve iştiraklere dönük operasyonlar; siyasi rekabeti sandıkta değil, savcılık koridorlarında yürütme stratejisinin parçasıdır. Aynı yöntem DEM Parti’ye ve Kürt siyasetine karşı da uygulanmaktadır. Kürt meselesinde hukuki ölçü değil, cezalandırma refleksi belirleyici kılınmıştır.

 

Bu atama bir “kariyer” ilerlemesi değil, siyasal sadakatin ödüllendirilmesidir. Anayasa’nın 140. maddesi tartışmaları ortadayken yapılan bu hamle, rejimin anayasal sınırları dikkate almadığını bir kez daha göstermektedir. Ankara Barosu’nun Danıştay’da açtığı iptal davası da bu hukuksuzluğun göstergesidir. Ancak mevcut düzende hukuk, iktidarın iradesi karşısında etkisizleştirilmiştir.

 

Tutuklularla görüşmelere ve savunma süreçlerine yönelik kısıtlama sinyalleri ise savunma hakkına açık müdahale anlamına gelmektedir. Avukat–müvekkil ilişkisinin daraltılması, yargının tamamen yürütmenin kontrolüne girmesi demektir. Bu, hukuk devletinin son kırıntılarının da tasfiye edilmesi anlamına gelir.

 

Bakanlık koltuğuna oturan bu isim, yalnızca idari bir görev üstlenmemiştir; yargının siyasallaştırılmasını daha da derinleştirecek bir pozisyona getirilmiştir. Önümüzdeki dönemde başta CHP ve DEM Parti olmak üzere tüm muhalif kesimlere yönelik daha sert, daha sistematik ve daha geniş kapsamlı operasyonların gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu, bireysel bir tercih değil, rejimin yönelimidir.

 

TBMM’de Akın Gürlek kavgası

 

İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Mustafa Çiftçi ise bu sertleşmenin güvenlik ayağını temsil etmektedir. Konya imam hatip kökenli olması tek başına belirleyici değildir; ancak siyasal İslamcı dünya görüşünün devlet yönetiminde merkezileştirilmesi, Cumhuriyet’in laik temelleri açısından ciddi bir kırılma anlamına gelmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in değerleriyle açık bir ideolojik mesafe söz konusudur. Eleştiri başka, kurucu felsefeyi sistemli biçimde aşındırmak başkadır.

 

Bugün gelinen noktada yargı ve güvenlik bürokrasisi aynı ideolojik hatta hizalanmaktadır. Bu, yalnızca bir kabine revizyonu değildir; devlet aygıtının tek merkezli, itiraz kabul etmeyen bir anlayışa teslim edilmesidir. Rejim, muhalefeti bastırmayı, toplumu korkuyla yönetmeyi ve hukuku araçsallaştırmayı temel strateji hâline getirmiştir.

 

Bu iki atama, Türkiye’nin otoriterleşme sürecinde yeni ve daha karanlık bir eşiğe geçildiğini göstermektedir. Eğer toplumsal muhalefet ortak bir demokratik zeminde güçlü bir karşı duruş sergileyemezse, baskı daha da kurumsallaşacak, hak ve özgürlük alanları hızla daralacaktır.

 

Mesele artık tek tek isimler değil, rejimin niteliğidir. Ve bu nitelik, daha açık, daha sert ve daha kuralsız bir yönetim anlayışına doğru ilerlemektedir. Türkiye ya bu gidişata itiraz ederek demokratik bir çıkış yolu yaratacaktır ya da otoriterliğin kalıcılaştığı bir döneme resmen girecektir.

 

______________________________________________________________________________

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!