HEYEEE… ÇAAT… ANNEMMM… (Fikri Günay)
Sabahleyin kalktı. Kızının fotoğraflarına tek tek baktı. En çok da kendi çektiği fotoğraflara bakıyordu. Üç aylıkken çektiği fotoğrafların dışında anısı yoktu. Bazılarını hayal mayal anımsıyor ama, gözlerini kapadığında hep o üç aylıklı hali geliyordu gözlerinin önüne.
On yedi haziranın sıcak sabahında için için korkuyordu. Bu korkunun anlamını bir türlü açıklayamıyordu. Üç aylıkken ayrıldığı kızından altı seneye yakındı hasretliği. Tel örgüler, kirli camlar ve parmaklıklar arasından birçok kez gördüğü kızına bugün sarılabilecekti. Ama korkuyordu. “Neden?” diyordu kendi kendine. “Bu içimdeki buruk acı, korku neden?” diye düşünmekten kendini alamıyordu.
Bunları düşünürken, yattığı pencerenin önünde, bir an için, ötüşen serçelerin seslerine kulak kabartarak baktı. Kızının bugünkü durumunu anımsamaya çalışıyordu.
Kendi kendine sordu: “Nasıl tanıyacağım?” Bu soruyla beraber içindeki acı korkunun anlamını kavradı. Daha da ürperdi içi. Demek ki, ilk çocuğu ile böyle karşılaşacaktı. Hem de tanıyamama korkusu içinde. Kızının kendisini tanıması ise çok zordu. Hem çok küçüktü kızı hem de aynı giysili birçok kişinin arasında tanıması olanaksızdı. Biliyordu bunu. “Baba, babacığım…” diyerek koşamayacağını düşündükçe, içindeki buruk acı, sabahın sıcaklığı içinde daha da kabarıyordu.
Tekrar fotoğraflara döndü. Bir kez daha baktı o güne değin gelen fotoğraflarına. Giysilerine dikkat ediyordu, belki onlardan birini giyer diye. Bilhassa son gelen fotoğraflarına bakıyordu daha bir dikkatle. 1984‘ün 4- 5 Mayıs’ında çekilmiş fotoğraflarına daha dikkatli baktı.
Her sene, doğum gününde çektirdiği fotoğraflardan gönderirdi hanımı. Kendisi istemişti bunu… Süslüydü bu fotoğraflar. Doğal haline benzemeyeceğini biliyordu.
Son kez bir daha baktı… Her zamanki yerlerine itina ile koydu fotoğrafları. Yeni yeni aydınlanmaya başlayan gökyüzüne bakarken pencereden, kızının, son gördüğü halini, beyninin derinliklerinden çıkarmaya çalıştı ama gözünün önüne, üç aylıkkenki durumu geliyordu.
Düşünceleri, en çok konuştuğu bir dostunun: “Ne bu dalgınlık?” demesiyle dağıldı. Kendini günlük yaşamın akışına bıraktı o andan sonra. “Hele o an gelsin” demekten de kendini alamadı.
Birinci görüş listesinde ismi okunmadı. Biraz heyecanlandı ama, geleceğinden emin olduğu için çok sürmedi bu duygusu. Gene de yerinde duramıyordu. Etrafına belli etmek istemiyordu heyecanını. Zira yarı şaka da olsa takılmalarına fırsat vermek istemiyordu, arkadaşlarına. Kendisi sevmezdi böyle, duygularla dalga geçilmesini. Onun için kimseye bu fırsatı vermek istemiyordu. Gene de çok samimi olduğu birkaç arkadaşının “bu kadar heyecanlanma” demelerini engelleyemedi. “Gayet normal değil mi, bu duygu” diyerek, heyecanlandığını açık yüreklilikle kabul etti. Bundan sonra da daha rahat düşünmeye başladı. İsminin beşinci sırada okunmasından sonra hem rahatladı hem de yüreğinin daha başka çarptığını hissetti. Gerekli işlemler bittikten sonra, görüşün olacağı yerde bekliyordu. Etrafında kimse yoktu sanki. Gözlerini iki kanatlı büyük kapıdan ayıramıyordu. Saat on bir falan olduğu için güneş, tüm yakıcı ışınlarını oraya toplamıştı sanki. Elindeki mendille sürekli yüzünü kuruluyordu. Çünkü terli bir yüzle kızını öpmek istemiyordu. Belki rahatsız olurdu. Anası çok hassas diyordu mektuplarında. Babasının, temiz olmadığını düşünmesini istemezdi ilk karşılaşmasında kızının.
Nihayet iki kanatlı büyük demir kapı açıldı. Birçok çocuğun oluşturduğu kalabalık, ürkek bakışlarla, yavaş yavaş görüş yerini doldurdu. Babalar günü olduğu için, çocukların arasında babalar da vardı. Çünkü bazı tutuklular babaları ile görüşecekti. Kendisi de kızıyla…
Kapıdan giren her çocuğa tek tek bakıyordu. Ama hiçbirini benzetemiyordu kızına. Sabahın erken saatlerindeki buruk acıyı tekrar duyumsadı içinde. “Ya en son kalan çocuğa gidersem, ne kadar acı olur” demekten kendini alamadı.
Etrafına bakan bir kız çocuğuna heyecanla yaklaştı. Ama hala korkuyordu. “Ya bu değilse..” dedi, kendi duyacağı bir sesle. Tüm cesaretini toplayarak, kumral saçlı kıza yavaşça sokuldu. “Sen Sultan mısın?” dedi titrek bir sesle. Kumral saçlı, buğday benizli çocuk, gözlerini sonuna değin açarak baktı ona. O da babasını tanımıyordu belli ki… Sorusuna yanıt beklerken, orta yaşta birinin “Neredesin Özlem?” diyerek, kumral saçlı küçük kızı O’nun bakışlarından kopardı adeta. Şaşırdı… Gözleri buğulandı… “Ya tanıyamazsam veya gelmediyse” dedi, fısıltı şeklinde.
Gözlerini biraz evvelki kızdan ayırdı. İki adım ötesindeki, siyah saçları kına ile kızıllaşmış, üstü beyaz, altı kırmızı giysili kızı görünce, usulca yaklaştı. Etrafına boş gözlerle bakan kınalı saçlı, elinde küçük bir kutu olan kızın omzuna hafifçe dokundu. Kınalı saçlı kız, ahu gözlerini O’nun gözlerine dikti sadece. “Sen, Sultan mısın?” demekten kendini alamadı. Siyah, yay gibi kaşlarının altındaki ahu gözlerini O’nunkinden ayırmayan kınalı saçlı kız çocuğu, duyulur duyulmaz bir sesle “HEYEEE..” dedi sadece.
Hemen sarılmadı kızına. Elinden tuttu yavaşça. Gölgeye çekildiler. Önüne çömeldi kızının. Tüm yüz hatlarını beynine kazımak istercesine baktı… Kızı da O’na bakıyordu, ‘seni tanıyamadım’ dercesine. Ama böyle bir şey söyleyemedi kınalı saçlı küçük kızı. İlk kez gördüğü birine bakar gibi bakıyordu. Doğrusu da buydu.
O anki duygularını tutmaya çalışarak, kızını, kendisine alıştıra alıştıra kucaklamak istiyordu. Birdenbire sarılırsa, henüz beşinci yaşına yeni girmiş olan kızını kendisinden korkabilirdi.
Gözleri, kızının sol elindeki kutuya ilişti. “İşte konuşmak için bir neden” dedi içinden. Ve “Bana ne getirdin kızım?” dedi. O ana değin sadece “HEYE” sözcüğünü söyleyen kızı, bu soruyu, “ÇAAT” diye yanıtladı. Ama kutuyu uzatmıyordu. Bunun üzerine, “vermeyecek misin onu bana?” dedi. Kızı, donuk gözlerle bakarak babasına, sadece uzattı kutuyu.
“Teşekkür ederim kızım” diyerek, yarım saatten beri ilk kez kucakladı kızını. İki yanağından öperek, bağrına bastı. Ama kızında hiçbir heyecan yoktu. Kendisine sarılmak veya öpmek için bir belirti göremiyordu. O an duygularına yanıt alamamış, sabahki buruk acısını tekrar yüreğinde hissetmişti.
Küçük kutuyu açtı, saate baktı. “Çok güzelmiş kızım. Çok teşekkür ederim” diyerek tekrar öptü. “Kim aldı bu saati?” dedi ardından. Hiçbir karşılık gelmedi kızından. “Seni kim getirdi, buraya?” sorusuna, “ANNEMMM…” diye yanıt verdi sadece. Bu arada akşamdan aldığı çikolata aklına geldi. “Çikolata sever misin? Al bakayım. Bu da benim sana hediyem” diyerek üçüncü kez öptü kızını. Kızının “Teşekkür ederim baba veya babacığım” demesini bekledi. Fakat kızı sadece elindeki çikolatayı aldı. Hala bekliyordu. Dayanamadı, “Bana teşekkür etmeyecek misin, beni öpmeyecek misin? dedi. Kızı hala yabancı gözlerle bakıyordu.
Biraz sıkıldığını anladı kızının. Üçüncü kez sarıldı ona. Hem öpüyor hem de gerek eşinin gerekse diğer yakınlarının, kızıyla ne derece ve şekilde ilgilendiklerini düşünüyordu. Oysa hiç böyle beklemiyordu. Kızının “Babacığım” diyerek kendisine sarılmasını, her sorduğuna hemen yanıt vermesini, birçok sorular sormasını ne kadar beklemişti… Ama kızında hiçbir belirti yoktu bunlar için.
Bu arada, fotoğrafçı hemen yanlarında başkalarının fotoğraflarını çekiyordu. “Fotoğraf çektirelim mi, kızım?” diye sordu. Ama hiç yanıt alamadı yine. Oysa, kendisi sormadan “Babacığım, beraber fotoğraf çektirelim” demesini beklerdi kızından. Yanıt alamamasına karşın, kızını yanına alarak fotoğrafçıya yaklaştı. “Bir poz da bizi çeker misin?” dedi. Hemen kızının yanına çömeldi. Bir eliyle kızını kucakladı, kendine doğru çekti. “Gülümse kızım” diyerek, kendisi gülümsedi objektife doğru bakarak. “Teşekkür et kızım” dedi. Kızından yine ses çıkmadı. Kendisi “Sağ ol” diyerek fotoğrafçıya, gölgeye çekildiler.
Kızını ille de konuşturmak istiyordu. Beraber olalı beri birçok soru sordu, konuşturmak için elinden gelen her şeyi yaptı ama, sadece “HEYE”, “ÇAAT”, ANNEM” sözcüklerini duymuştu kızının ağzından. “Baba” bile dememişti henüz. Ne yaptıysa, ne sorduysa konuşturamadı kızını. Artık korkusuzca sarılabiliyordu ona. Sarılmalarından birinde “Sen de beni öpsene kızım?” demesiyle, yumuşak incecik kiraz dudaklarını yanaklarında hissetti, açıklayamayacağı bir duyguya gark oldu o an. Gözleri doldu ilk kez. Fakat acı ve hasret dolu gözyaşlarının damlamasına izin vermedi. Etrafına belli etmeden, küçüklüğünde olduğu gibi yeniyle sildi gözyaşlarını.
Görüşme süresi bitmek üzereydi. Görevliler, duruşma yargıcı gibi “Son sözünüzü söyleyin” diye dolaşıyorlardı. Bu sırada düdükler de ötmeye başlamıştı.
Altı seneye yaklaşan hasretlikten sonra gelen buluşmanın ayrılık saati gelmişti. Yüreğine buruk acısı tekrar çöreklendi. Kızına son kez sarıldı o gün. Tekrar öptü yanaklarından, alnından, ahu gözlerinden. “Sen de öpsene kızım” diyemedi. Son olarak kınalı, kızıl saçlarından öptü.
İki kanatlı büyük demir kapının yanına dek elinden tutarak beraber yürüdü. “Babaanneni, anneni benim için öp” dedi, kızını görevliye teslim ederken. Küçük adımlarla yürüyüşünü seyretti kalabalığın içinde, kayboluncaya dek.
Gözleri nemli, içinde hala buruk acı, hayalinde kızının yeni yüzü vardı yatağına uzandığında…
Mayıs 1986
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
