Gölgeye Sığınan Sol (Haydar Avşar)
Görsel: La chute d’lcare de Pieter Bruegel
Özet
Bu makale, Türkiye solunun güncel siyasal tıkanmasını, öznel niyetler ya da dönemsel baskılar üzerinden değil; sınıf siyasetinin çözülmesi ve bağımsız siyasal öznenin ikame edilmesi üzerinden ele almaktadır. Çalışma, Marksist tarihsel materyalizm temelinde, “dayanışma”, “ittifak” ve “demokratik mücadele” söylemleri altında sınıf merkezli siyasetin nasıl geri plana itildiğini tartışmaktadır. Ulusal hareketlerle kurulan ilişkiler, hegemonya ve disiplin mekanizmaları, temsil ve erteleme pratikleri bağlamında incelenmekte; bağımsız sınıf öznesinin hangi ilke, sınır ve program çerçevesinde yeniden kurulabileceği teorik bir bütünlük içinde ortaya konulmaktadır. Makale, sınıf siyasetinin başka siyasal hatlar tarafından ikame edilmesine karşı, akademik temelli bir kopuş zorunluluğunu savunmaktadır.
Giriş
Bu makale, Türkiye solunun son dönemde yaşadığı siyasal tıkanmayı, konjonktürel gerilemeler ya da öznel siyasal tercihler düzeyinde değil; sınıf siyaseti ile bağımsız siyasal özne arasındaki yapısal ilişkinin çözülmesi bağlamında ele almaktadır. Çalışmanın temel savı, solun güncel krizinin esas olarak “yanlış taktikler” ya da “yetersiz birliktelikler” sorunu olmadığı; aksine sınıf merkezli siyasal öznenin başka siyasal hatlar tarafından ikame edilmesiyle bağlantılı tarihsel bir kopuşu ifade ettiğidir. Bu kopuş, yalnızca örgütsel zayıflamayı değil, aynı zamanda teorik ve programatik bir belirsizliği de beraberinde getirmiştir.
Marksist kuram açısından siyasal hareketlerin değerlendirilmesi, niyet beyanlarına ya da söylemsel konumlanışlara göre değil; sınıf mücadelesi içinde oynadıkları nesnel role göre yapılır. Bu nedenle “ilerici”, “demokratik” ya da “muhalif” olarak tanımlanan her siyasal hattın, proletaryanın tarihsel çıkarlarıyla otomatik olarak örtüştüğü varsayılamaz. Tarihsel materyalizm, siyasal özneleri, üretim ilişkileriyle kurdukları bağ ve bu ilişkileri dönüştürme kapasitesi üzerinden kavrar. Bu çerçevede bağımsız sınıf öznesi, ahlaki bir ideal değil; maddi toplumsal ilişkilerin zorunlu bir siyasal ifadesidir.
Türkiye solunun önemli bir bölümü, özellikle son yıllarda, sınıf siyasetini doğrudan kurmak yerine, farklı siyasal hareketlerle geliştirilen dayanışma ve ittifak ilişkileri üzerinden dolaylı bir müdahale hattı benimsemiştir. Bu yönelim çoğu zaman “zorunlu taktik”, “geçici strateji” ya da “demokratik öncelikler” söylemiyle meşrulaştırılmıştır. Ancak bu makale, söz konusu yönelimin geçici bir taktik olmaktan çıkarak, bağımsız siyasal öznenin yerini alan kalıcı bir ikame mekanizmasına dönüştüğünü ileri sürmektedir. Dayanışmanın stratejiye dönüşmesi, sınıf siyasetinin merkezsizleşmesiyle sonuçlanmıştır.
Bu bağlamda çalışma, üç temel soruya yanıt aramaktadır: Birincisi, bağımsız siyasal özne nedir ve sınıf siyaseti açısından hangi nesnel koşullarda varlık kazanır? İkincisi, ulusal ya da kimlik temelli siyasal hareketlerle kurulan ilişkiler, hangi noktada dayanışma olmaktan çıkıp ikameye dönüşür? Üçüncüsü ise, sınıf merkezli siyasetin yeniden inşası hangi ilke, sınır ve programatik çerçeve içinde mümkün olabilir?
Makale, bu sorulara yanıt verirken polemikçi bir dilden bilinçli olarak kaçınmakta; tartışmayı kavramsal, tarihsel ve yapısal düzlemde yürütmeyi hedeflemektedir. Bununla birlikte, çalışma kendisini tarafsız bir betimleme çabasıyla da sınırlamaz. Amaç, mevcut siyasal hattın sınırlarını teşhir etmekle yetinmek değil; aynı zamanda bilimsel sosyalizm perspektifinden, sınıf siyasetinin yeniden kuruluşuna ilişkin teorik bir çerçeve sunmaktır. Bu yönüyle metin, hem akademik bir müdahale hem de siyasal bir konumlanma olarak okunmalıdır.
GÖLGEDE SİYASET VE SINIF ÇİZGİSİNİ KAYBEDEN SOLUN TARİHSEL ÇIKMAZI
Akademik Makale Taslağı ve Yeniden Kuruluş Planı
Bu çalışma, önceki polemik metinlerde geliştirilen siyasal müdahaleyi akademik düzleme taşımayı amaçlamaktadır. Metin; normatif çağrıdan ziyade, tarihsel materyalist çözümleme, kavramsal netlik ve karşılaştırmalı siyasal analiz temelinde yapılandırılmıştır. Amaç, Türkiye solunun sınıf siyasetinden uzaklaşma sürecini kişisel niyetler üzerinden değil, nesnel siyasal konumlanmalar üzerinden açıklamaktır.
Makalenin Temel Tezi
Türkiye solunun son dönemde yaşadığı siyasal zayıflama; baskı koşulları, seçim mühendisliği ya da geçici taktik hatalarla açıklanamaz. Bu zayıflama, sınıf merkezli siyasal öznelliğin çözülmesi ve bağımsız proletarya siyasetinin başka siyasal hatlara ikame edilmesi sonucunda ortaya çıkan yapısal bir krizdir.
Yöntemsel Çerçeve
Çalışma;
• Tarihsel materyalizm,
• Sınıf analizi,
• Hegemonya ve siyasal özne tartışmaları
çerçevesinde ilerlemektedir. Polemik unsurlar metinden bütünüyle dışlanmamış; ancak analitik bütünlüğü bozmayacak şekilde kavramsal düzeye çekilmiştir.
Bölüm Planı
Giriş: Sorunun Kuruluşu
Türkiye’de sol siyasetin son on yılı, nicel olarak genişleyen fakat nitel olarak zayıflayan bir politik alanın ortaya çıkışına tanıklık etmiştir. Bu süreç çoğunlukla otoriterleşme, devlet baskısı, seçim rejiminin dönüşümü ya da medya tekelleşmesi gibi dışsal faktörlerle açıklanmaktadır. Bu etkenlerin belirli bir açıklayıcılığı olmakla birlikte, tek başlarına Türkiye solunun yaşadığı siyasal etkisizleşmeyi kavramak için yeterli olmadıkları açıktır. Bu makale, söz konusu zayıflamayı dışsal baskı mekanizmalarından ziyade, solun kendi iç dinamiklerinde yaşanan yapısal bir dönüşüm üzerinden ele almaktadır.
Bu dönüşümün merkezinde, sınıf temelli siyasal öznelliğin aşınması yer almaktadır. Türkiye solunun önemli bir bölümü, tarihsel olarak dayandığı bağımsız proletarya siyaseti hattından uzaklaşarak, başka siyasal projelerle kurulan ilişkileri stratejik merkez hâline getirmiştir. Bu durum, çoğu zaman “dayanışma”, “geniş demokrasi mücadelesi” ya da “otoriterliğe karşı ortak cephe” kavramlarıyla meşrulaştırılmakta; ancak sonuçları itibarıyla sınıf siyasetinin ikame edilmesine yol açmaktadır.
Bu makalenin temel iddiası şudur: Türkiye solunun yaşadığı siyasal gerileme, geçici taktik hataların ya da konjonktürel başarısızlıkların toplamı değil; sınıf merkezli siyasal öznenin çözülmesiyle ortaya çıkan yapısal bir krizdir. Sorun, solun hangi niyetlerle hareket ettiği değil; hangi siyasal sonuçları ürettiğidir. Bu nedenle çalışma, öznel beyanlar yerine nesnel siyasal konumlanmaları ve bu konumlanmaların sınıf mücadelesi üzerindeki etkilerini incelemektedir.
Makale, Marksist tarihsel materyalist yöntem çerçevesinde, siyasal özne, bağımsızlık, dayanışma, ittifak ve hegemonya kavramlarını yeniden tartışmaya açmaktadır. Ulusal hareketler ile proletarya siyaseti arasındaki tarihsel gerilim, “önce demokrasi” paradigmasının ideolojik işlevi ve örgütsel biçimlerin dönüşümü bu tartışmanın temel eksenlerini oluşturmaktadır. Çalışmanın amacı, normatif bir çağrı üretmekten ziyade, Türkiye solunun mevcut yönelimlerini teorik olarak çözümlemek ve sınıf siyaseti açısından taşıdıkları sınırları görünür kılmaktır.
Bu çerçevede makale, ilk bölümde siyasal özne ve bağımsızlık kavramlarını teorik olarak ele almakta; izleyen bölümlerde bu kavramların Türkiye bağlamındaki somut siyasal karşılıklarını incelemektedir. Sonuç bölümünde ise elde edilen bulgular doğrultusunda, bağımsız sınıf siyasetinin yeniden kuruluşuna ilişkin analitik çıkarımlar sunulmaktadır.
I. Bağımsız Siyasal Özne ve Sınıf Siyasetinin Kurucu Mantığı
Giriş bölümünde ortaya konulan sorunsal, bu bölümde kavramsal düzeyde açılmaktadır. Türkiye solunun yaşadığı tıkanmanın temelinde yer alan bağımsız siyasal özne sorunu, burada tarihsel materyalist bir çerçeve içinde ele alınacaktır. Amaç, bağımsızlığı normatif bir ilke olarak değil; sınıf siyasetinin varlık koşulu olarak tanımlamaktır.
Marksist kuramda siyasal özne, söylemsel bir konumlanış ya da öznel irade beyanı ile değil; üretim ilişkileriyle kurulan bağ ve bu bağa müdahale kapasitesiyle belirlenir. Bu nedenle bağımsızlık, başka siyasal aktörlerle hiçbir ilişki kurmamak anlamına gelmez. Bağımsızlık, bir siyasal hattın kendi programatik merkezini, stratejik yönelimini ve örgütsel karar mekanizmalarını başka bir merkeze devretmemesiyle ilgilidir.
Bu bağlamda bağımsız siyasal özne, sınıf antagonizmasını siyasal mücadelenin kurucu ekseni olarak ele alır. Sınıf, bu yaklaşımda taleplerden biri değil; taleplerin anlam kazandığı maddi zemindir. Kimlik, demokrasi ya da özgürlük başlıkları, sınıf siyasetinin yerine geçen alternatifler değil; ancak sınıf merkezli bir program içinde siyasal karşılık üretebilir. Bu nokta, girişte işaret edilen “dayanışma–ikame” ayrımının teorik temelini oluşturur.
Bağımsız öznenin çözülmesi ise çoğu zaman bilinçli bir tercihin sonucu değildir. Daha sık olarak, sınıf siyasetinin doğrudan kurulmasının zorlukları karşısında geliştirilen dolaylı müdahale biçimlerinin kalıcılaşmasıyla ortaya çıkar. Dayanışma adı altında kurulan ilişkiler, eğer öznenin kendi programatik merkezini aşındırıyorsa, siyasal ikame mekanizmalarına dönüşür. Bu süreçte sol, özne olmaktan çıkarak başka siyasal hatların taşıyıcısı hâline gelir.
Bu bölümün temel iddiası şudur: Bağımsız siyasal özne ile ittifak siyaseti arasında ilkesel bir karşıtlık yoktur; ancak bu ilişkinin sınırları net biçimde çizilmediği durumda, ittifak siyaseti öznenin yerini alır. Dolayısıyla sorun, birlik ya da dayanışma fikrinin kendisi değil; bu ilişkilerin sınıf siyasetinin kurucu mantığını askıya alacak biçimde örgütlenmesidir.
Bu kavramsal çerçeve, bir sonraki bölümde ulusal ve kimlik temelli siyasal hareketlerle kurulan ilişkilerin neden ve nasıl sınıf siyasetini ikame eden bir yapıya dönüştüğünü tartışmak için gerekli teorik zemini sunmaktadır.
II. Ulusal Hareketler ve Proletarya Siyaseti Arasındaki Gerilim
I. bölümde bağımsız siyasal öznenin kurucu mantığı tartışılırken, bu öznenin hangi ilişkiler içinde çözülmeye başladığı sorusu özellikle açık bırakılmıştı. Bu bölüm, tam da bu boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır. Bağımsız sınıf öznesinin teorik olarak tanımlanması, onun somut siyasal ilişkiler içinde nasıl aşındığını göstermediği sürece eksik kalır. Türkiye bağlamında bu aşınmanın en belirgin düzlemlerinden biri, ulusal hareketlerle kurulan ilişkilerde ortaya çıkan yapısal gerilimdir. Bu nedenle II. bölüm, bağımsızlık sorununun soyut bir ilke değil, belirli siyasal temas noktalarında sınanan maddi bir mesele olduğunu göstermek üzere, sınıf siyaseti ile ulusal siyaset arasındaki ilişkiyi tarihsel ve yapısal olarak ele almaktadır.
Marksist teoride ulusal hareketler, tarihsel olarak tekil ve homojen yapılar olarak değil; belirli sınıfsal bileşimler üzerinden şekillenen, içsel çelişkiler barındıran siyasal oluşumlar olarak ele alınır. Marx ve Lenin’in ulusal sorun tartışmaları, ulusal taleplerin tarihsel koşullara bağlı olarak ilerici ya da gerici bir rol oynayabileceğini; ancak bu taleplerin hiçbir koşulda proletaryanın bağımsız siyasal hattının yerine geçemeyeceğini vurgular. Bu çerçevede belirleyici olan, ulusal hareketlerin hangi sınıfsal çıkarları merkezileştirdiği ve bu çıkarların emek–sermaye çelişkisiyle nasıl ilişkilendiğidir.
Ulusal hareketler, genellikle çok katmanlı sınıfsal bileşimlere sahiptir. Küçük burjuvazi, yerel burjuvazi ve geleneksel eşraf unsurları, bu hareketlerin siyasal yöneliminde belirleyici roller üstlenebilir. Bu durum, ulusal taleplerin kaçınılmaz olarak sınıf üstü bir karakter kazanmasına yol açar. Proletaryanın özgül çıkarları, çoğu zaman ulusal birliğin korunması ya da siyasal meşruiyetin genişletilmesi gerekçesiyle ikincil hâle getirilir.
Türkiye bağlamında ulusal siyaset ile sınıf siyaseti arasındaki ilişki, bu tarihsel çerçeveyi doğrular niteliktedir. Ulusal talepler etrafında şekillenen siyasal projelerde, emek sömürüsüne dayalı üretim ilişkilerinin dönüşümü yerine; temsil, tanınma ve yönetişim başlıklarının öne çıktığı görülmektedir. Bu yönelim, sınıf siyasetini dışlamaktan ziyade onu tali bir unsur hâline getirerek, proletaryanın siyasal görünürlüğünü zayıflatmaktadır.
Bu noktada “eklemlenme” ve “ikame” kavramları ayırt edici hâle gelir. Eklemlenme, bağımsız bir siyasal hattın kendi programını koruyarak başka bir siyasal projeyle sınırlı ve koşullu ilişkiler kurmasını ifade eder. İkame ise, bir siyasal hattın kendi programatik merkezini terk ederek, başka bir hareketin önceliklerini fiilen benimsemesi anlamına gelir. Türkiye solunun son dönemdeki yönelimi, büyük ölçüde eklemlenmeden ikameye doğru kaymıştır.
Bu kayışın en önemli sonucu, proletaryanın siyasal özne olmaktan çıkarak, daha geniş bir demokratik ya da ulusal projenin toplumsal tabanı hâline indirgenmesidir. Böyle bir konumlanmada işçi sınıfı, kendi tarihsel çıkarlarını ifade eden bir siyasal hat kuramaz; yalnızca başka siyasal projelerin meşruiyet kaynağı olarak işlev görür.
Marksist teori açısından bu durum geçici bir taktik sorun olarak değil, stratejik bir sapma olarak değerlendirilmelidir. Ulusal hareketlerle kurulan ilişkilerin sınırı, proletaryanın bağımsız siyasal programının korunmasıdır. Bu sınırın aşıldığı her durumda, sınıf siyaseti geri çekilir ve siyasal alan, sınıf dışı dinamikler tarafından belirlenir.
Bu bölümde tartışılan gerilim, izleyen bölümde ele alınacak olan dayanışma ve ittifak siyasetinin neden kalıcı bir tasfiye dinamiğine dönüşebildiğini anlamak açısından temel bir öneme sahiptir.
III. Dayanışmanın Stratejiye Dönüşmesi ve Tasfiye Dinamikleri
• Geçici ittifak ile kalıcı siyasal hat arasındaki fark
• İttifak siyasetinin sınıf öznesi üzerindeki etkileri
• Hegemonya, disiplin ve siyasal alanın daralması
IV. “Önce Demokrasi” Paradigması ve Sürekli Erteleme
• Geçiş siyaseti tartışmalarının tarihsel seyri
• Demokrasi–sosyalizm ayrımının ideolojik işlevi
• Erteleme siyasetinin yapısal sonuçları
V. Anti-Emperyalizm ve Siyasal Konumlanma
• Anti-emperyalizmin söylemden konuma dönüşmesi
• Seçici anti-emperyalizmin sınıf siyaseti üzerindeki etkisi
• Emperyal ilişkiler ve bağımlılık mekanizmaları
VI. Örgütsel Biçimler, Ağ Siyaseti ve Özne Sorunu
• Örgüt, ağ ve platform ayrımı
• Süreklilik, sorumluluk ve siyasal özne
• Örgütsüzleşmenin ideolojik gerekçeleri
Sonuç: Sınıf Siyasetinin Yeniden Kuruluşu
• Analitik bulguların değerlendirilmesi
• Bağımsız sınıf siyaseti için asgari ilkeler
• Akademik sonuç ve siyasal tartışmaya katkı
III. Dayanışmanın Stratejiye Dönüşmesi: Tasfiye Dinamikleri ve Hegemonik Disiplin
Bu bölüm, dayanışmanın sınıf siyasetinin yerine ikame edilmesi sürecini teorik ve tarihsel bir çerçevede ele alır. Dayanışma, sınıf mücadelesinin belirli momentlerinde zorunlu ve meşru bir pratik olabilir; ancak stratejik ilkenin yerini aldığında, bağımsız sınıf öznesinin çözülmesini hızlandıran bir mekanizmaya dönüşür. Burada belirleyici olan, dayanışmanın neye tabi kılındığıdır: Proletaryanın bağımsız programına mı, yoksa başka bir siyasal projenin hegemonik ihtiyaçlarına mı?
3.1. Dayanışma ile Strateji Arasındaki Kategorik Fark
Bu noktada özellikle vurgulanması gereken husus, dayanışmanın siyasal olarak nötr bir ilişki biçimi olmadığıdır. Dayanışma, hangi öznenin hangi programatik merkeze tabi olduğu sorusunu her zaman içinde taşır. Sınıf siyaseti açısından sorun, dayanışmanın varlığı değil; dayanışmanın sınıf öznesinin yerine geçen bir siyasal hat hâline gelmesidir.
Strateji, öznenin tarihsel hedeflerini, araçlarını ve örgütsel sürekliliğini tanımlar; dayanışma ise bu stratejinin belirli anlarda kurduğu ilişkisel bir pratiktir. Dayanışmanın stratejiye dönüşmesi, araç–amaç ilişkisinin tersine çevrilmesi anlamına gelir. Bu tersine çevrilme, sınıf siyasetini uzun erimli bir program olmaktan çıkarır; onu anlık pozisyon alışlarına, taktik uyumlara ve söylemsel eşleşmelere indirger. Böylece sınıf öznesi, kendi hedeflerini değil, dayanışma kurduğu öznenin gündemini merkeze almaya başlar.
3.2. Hegemonik Disiplin ve Sessizleştirme Mekanizmaları
Dayanışmanın stratejiye dönüşmesi yalnızca teorik bir kayma değildir; aynı zamanda somut disiplin mekanizmaları üretir. Bu mekanizmalar çoğu zaman açık baskı biçiminde değil, meşruiyet dağıtımı yoluyla işler. Eleştiri, “zamansız”, “zararlı” ya da “bölücü” ilan edilir; sınıf merkezli itirazlar, daha büyük bir siyasal hedef adına ertelenir. Bu süreçte hegemonik özne, dayanışma ilişkisini bir sadakat testine dönüştürürken; sınıf öznesi, kendi bağımsızlığını koruduğu ölçüde marjinalleşir.
3.3. Tasfiye Dinamikleri: İkame Edilen Özne
Bu hegemonik yapı içinde sınıf öznesi doğrudan bastırılmaz; daha çok ikame edilir. Sınıf siyaseti adına konuşan aktörler varlığını sürdürür, fakat bu konuşma artık bağımsız bir programın ifadesi değildir. Sınıf söylemi, başka bir siyasal projenin meşruiyetini genişletmek için kullanılan yardımcı bir dile dönüşür. Tasfiye tam da bu noktada gerçekleşir: Özne ortadan kalkmaz, içi boşaltılır. Sonuçta geriye örgütsel sürekliliği zayıflamış, stratejik ufku daralmış ve siyasal inisiyatifi başkalarına devredilmiş bir sınıf siyaseti kalır.
3.4. Akademik ve Politik Sonuçlar
Bu analiz, dayanışma karşıtı bir pozisyonu değil; dayanışmanın stratejik sınırlarının yeniden tanımlanmasını savunur. Akademik düzlemde bu, özne, hegemonya ve ikame kavramlarının birlikte ele alınmasını gerektirir. Politik düzlemde ise, sınıf siyasetinin bağımsızlığını askıya alan her ilişki biçiminin, niyetlerden bağımsız olarak, tasfiye edici sonuçlar ürettiğini kabul etmeyi zorunlu kılar. Dayanışma, ancak bağımsız sınıf stratejisinin altında ve ona tabi olduğu ölçüde özgürleştirici bir anlam taşıyabilir.
Bu noktada ulaşılan eşik açıktır: Dayanışmanın stratejiye dönüşmesi, yalnızca bir ilişki biçiminin yanlış kullanımı değil; siyasal alanın kimin tarafından ve hangi programla belirleneceğine dair kurucu bir sorundur. Bu eşik geçildiğinde mesele artık taktik tercihler değil, siyasal öznenin varlığıdır. Bir sonraki bölüm, tam da bu eşiğin ötesinde, bağımsız sınıf öznesinin hangi ilke, sınır ve programatik çerçeveyle yeniden kurulabileceğini tartışarak, eleştiriden kuruluşa sert bir geçiş yapacaktır.
Bu analiz, dayanışma karşıtı bir pozisyonu değil; dayanışmanın stratejik sınırlarının yeniden tanımlanmasını savunur. Ancak burada altı özellikle çizilmelidir: Dayanışma, sınıf siyasetinin yerine geçtiği anda ilerici bir pratik olmaktan çıkar ve tasfiye edici bir işleve bürünür. Sınıf öznesi, dayanışma adına kendi siyasal önceliklerini askıya aldığında, bu artık ortak mücadele değil; hegemonik bir tabiiyet ilişkisidir. Akademik düzlemde bu, özne, hegemonya ve ikame kavramlarının birlikte ele alınmasını gerektirir. Politik düzlemde ise, sınıf siyasetinin bağımsızlığını askıya alan her ilişki biçiminin, niyetlerden bağımsız olarak, tasfiye edici sonuçlar ürettiğini kabul etmeyi zorunlu kılar. Dayanışma, ancak bağımsız sınıf stratejisinin altında ve ona tabi olduğu ölçüde özgürleştirici bir anlam taşıyabilir.
IV. Bağımsız Sınıf Öznesinin Yeniden Kuruluşu: Kopuşun Teorik Zorunluluğu
Önceki bölümde ortaya konulan çözülme dinamikleri, artık bir tercih alanına değil, bir kopuş zorunluluğuna işaret etmektedir. Dayanışmanın stratejiye dönüşmesiyle birlikte sınıf siyasetinin uğradığı tasfiye, kısmi düzeltmelerle ya da taktik ayarlamalarla giderilebilecek bir sapma değildir. Burada söz konusu olan, siyasal hattın merkezinin yer değiştirmesidir. Bu nedenle bağımsız sınıf öznesinin yeniden kuruluşu, mevcut ilişkilerin “iyileştirilmesi” değil; bu ilişkilerle teorik ve siyasal bir hesaplaşma anlamına gelir. Bu bölüm, yeniden kuruluşu uzlaştırıcı bir çağrı olarak değil, sınıf siyasetini ikame eden tüm hatlarla bilinçli bir kopuşun teorik ifadesi olarak ele almaktadır. Bağımsız sınıf öznesi, ne tarihsel bir nostalji ne de etik bir tercih olarak ele alınabilir; maddi üretim ilişkilerinin zorunlu bir siyasal ifadesi olarak kavranmalıdır.
4.1. İlke: “Önce Demokrasi” Yanılsamasına Karşı Sınıfın Kurucu Önceliği
Bağımsız sınıf öznesinin ilk ve vazgeçilmez ilkesi, sınıfın siyasal önceliğidir. Bu öncelik, yalnızca programatik bir vurgu değil; “önce demokrasi, sonra sosyalizm” biçiminde formüle edilen aşamacı paradigmayla açık bir kopuşu ifade eder. Söz konusu paradigma, tarihsel olarak sınıf siyasetini güçlendiren bir geçiş hattı değil; onu sürekli erteleyen, dolaylılaştıran ve nihayetinde ikame eden bir ideolojik işleve sahiptir.
Marksist teori açısından demokrasi, sınıf mücadelesinin ön-koşulu değil; onun içinde ve onun aracılığıyla genişleyen bir mücadele alanıdır. Demokrasi, sınıf antagonizmasından bağımsız, nötr bir zemin olarak ele alındığında, kaçınılmaz biçimde burjuva toplumsal ilişkilerinin yeniden üretimine hizmet eder. Bu nedenle sınıf siyaseti, demokrasiyi bekleyerek değil; demokrasinin sınırlarını zorlayarak, onu üretim ilişkilerine müdahale eden bir içerikle dönüştürerek var olabilir.
“Önce demokrasi” söylemi, pratikte sınıf siyasetinin askıya alınmasını meşrulaştıran bir geçiş ideolojisine dönüşmüştür. Bu söylem altında üretim ilişkileri tali hâle getirilmiş, mülkiyet sorunu siyasal gündemin dışına itilmiş ve emek–sermaye çelişkisi belirsiz bir geleceğe havale edilmiştir. Böylece demokrasi, ulaşılması gereken bir sonuç olmaktan çıkarak, sınıf siyasetinin ertelenmesi için kullanılan sürekli bir gerekçe hâline gelmiştir.
Bu bağlamda sınıfın önceliği, demokratik taleplerin reddi değil; bu taleplerin hangi siyasal merkez etrafında anlam kazanacağını belirleyen kurucu bir ilkedir. Kimlik, hak ve özgürlük mücadeleleri, sınıf siyasetine tabi kılınmadığı ölçüde, onu tamamlamaz; onun yerine geçer. İlke düzeyinde yapılan bu ikame, taktik bir esneklik değil, stratejik bir çözülme üretir.
Dolayısıyla bağımsız sınıf öznesi, demokrasiyi bir bekleme salonu olarak değil; sınıf mücadelesinin çatışmalı bir alanı olarak kavrar. Demokrasi, sınıf siyasetinin önüne konulan bir eşik değil; onunla birlikte ve onunla çatışarak genişleyen tarihsel bir süreçtir.
4.2. Sınır: Kimlerle, Hangi Koşullarda Asla Yan Yana Gelinmez
Bağımsız sınıf öznesinin ikinci kurucu belirleyeni sınırdır. Bu sınır, ittifakların niceliğini değil; sınıf siyasetinin hangi noktada geri dönülmez biçimde çözüldüğünü tanımlar. Sınır koymak, darlaşma ya da sekterlik değil; öznenin siyasal varlık koşulunu koruma zorunluluğudur. Sınırsız ittifak, siyasal esneklik değil, öznesizleşmedir.
Bu bağlamda sınıf siyaseti açısından asla aşılamayacak üç temel eşik bulunmaktadır.
Birincisi, programatik ikame eşiğidir. Üretim ilişkilerini, mülkiyet yapısını ve emek–sermaye çelişkisini siyasal merkezin dışına iten hiçbir siyasal hatla kalıcı birliktelik kurulamaz. Demokrasi, barış, kimlik ya da özgürlük söylemleri; sınıf antagonizmasını askıya alıyor, görünmezleştiriyor ya da geleceğe havale ediyorsa, bu hatlarla yan yana durmak dayanışma değil, sınıf siyasetinin fiilî terkidir.
İkincisi, örgütsel bağımlılık eşiğidir. Karar alma süreçleri, siyasal takvim, söylem sınırları ya da meşruiyet ölçütleri başka bir merkezin fiilî denetimine giren yapılar bağımsız özne olarak var olamaz. Bu tür ilişkilerde sınıf siyaseti, kendi adına konuşan bir özne olmaktan çıkar; başkasının siyasal alanında tolere edilen bir alt bileşene indirgenir. Bu noktadan sonra birliktelik, eşit özneler arası ilişki değil, hiyerarşik bir tabiiyettir.
Üçüncüsü ise ideolojik sınırdır. Emperyalizmle, sermaye fraksiyonlarıyla ya da burjuva devlet aygıtlarıyla kurulan ilişkileri meşrulaştıran; bu ilişkileri “taktik zorunluluk” olarak sunan hiçbir siyasal hatta sınıf siyaseti eklemlenemez. Anti-emperyalizmin söylem düzeyinde kabul edilip pratikte askıya alındığı her durumda, sınıf siyaseti içeriksizleşir ve bağımlılaşır.
Bu üç eşik, kimliklere ya da aktörlere göre değil; siyasal işlevlere göre tanımlanmıştır. Sorun, kiminle yan yana gelindiği değil; bu yan yanalığın sınıf siyasetini kurup kurmadığıdır. Ancak bu eşikler aşıldığında artık gri alan kalmaz: O noktada yan yana durmak, sınıf siyasetini savunmak değil; onun yerine başka bir hattı geçirmek anlamına gelir.
Dolayısıyla sınır, ittifakları dışlamak için değil; öznenin çözülmesini engellemek için vardır. Sınıf siyaseti, herkesle her koşulda yan yana gelme esnekliğiyle değil; hangi koşullarda kesin olarak yan yana gelmeyeceğini bilme netliğiyle ayakta kalır.
4.3. Program: Dolaylı Temsilin Reddi ve Sınıfın Dolaysız Siyasal Kuruluşu
Bağımsız sınıf öznesinin programı, mevcut siyasal alan içinde daha görünür ya da daha kabul edilebilir bir konum elde etmeyi hedeflemez. Programın kurucu iddiası, sınıfın siyasal varlığını dolaylı temsil mekanizmalarından çekip alarak, onu doğrudan tarihsel bir özne olarak yeniden kurmaktır. Bu nedenle program, uzlaşma zemini değil; müdahale ekseni tanımlar.
Her şeyden önce bu program, sınıf siyasetinin başka siyasal projelerin “ilerici potansiyeli” üzerinden kurulabileceği yanılsamasını kesin olarak reddeder. İşçi sınıfı, ne ulusal-demokratik projelerin toplumsal tabanı, ne de liberal-demokratik reformların basınç unsuru olarak ele alınabilir. Böyle bir konumlanma, sınıfı özneleştirmez; onu sürekli olarak başkalarının siyasal hedeflerine eklemler.
Bu bağlamda bağımsız sınıf programının ilk maddesi, üretim ilişkilerine dolaysız müdahaledir. Mülkiyet yapısının, artı-değer sömürüsünün ve emek rejimlerinin siyasal tartışmanın merkezine yerleştirilmediği hiçbir program sınıf programı sayılamaz. Ekonomik olanın “sonraya” bırakıldığı her siyasal hat, fiilen sınıf siyasetinden vazgeçmiş demektir.
İkinci olarak program, temsiliyetin ikamesine karşı sınıfın kendi adına konuşmasını esas alır. Yerel yönetimler, parlamenter alan ya da sivil toplum kanalları, sınıf siyasetinin ikame alanları değil; ancak sınıf mücadelesinin tali ve sınırlı mücadele zeminleri olabilir. Sınıf siyaseti, bu alanlarda eriyerek değil; bu alanlara kendi bağımsız hattıyla müdahale ederek var olabilir.
Üçüncü olarak program, anti-emperyalizmi konjonktürel bir söylem değil, siyasal konumlanma ilkesi olarak kurar. Emperyal güçlerle kurulan her türlü stratejik uyum, hangi gerekçeyle olursa olsun, sınıf siyasetinin bağımsızlığını aşındırır. Seçici, koşullu ya da örtük anti-emperyalizm, sınıf programı değil; bağımlılık ideolojisidir.
Son olarak bu program, kimlik ve demokratik talepleri sınıf siyasetinin karşısına değil; onun içine yerleştirir. Bu talepler, sınıf antagonizmasından koparıldığında özgürleştirici değil; düzen içi bir dengeleme işlevi görür. Programın hedefi, bu talepleri bastırmak değil; onları emek–sermaye çelişkisini derinleştiren bir siyasal hatta bağlamaktır.
Bu çerçevede program, bir hedefler toplamı değil; sınıfın siyasal yeniden kuruluşunun asgari koşullarını tanımlayan bir manifesto niteliği taşır. Uzlaşma alanı dar, çatışma ekseni nettir. Çünkü sınıf siyaseti, herkesle konuşarak değil; neye ve kime karşı konuştuğunu bilerek kurulur.
4.4. Yeniden Kuruluşun Tarihsel Anlamı
Bağımsız sınıf öznesinin yeniden kuruluşu, mevcut siyasal alanın içinde “daha iyi bir pozisyon” elde etmeye indirgenemez. Bu, mevcut alanın sınırlarını tanımayan, onu aşmayı hedefleyen bir müdahaledir. Tarihsel olarak işçi sınıfı ya kendi adına konuşur ya da başkalarının adına susturulur. Ara formlar, geçici dengeler değil; kalıcı tasfiye mekanizmaları üretir.
Bu nedenle yeniden kuruluş, bir çağrıdan çok bir zorunluluktur. Sınıf siyaseti ertelendiği ölçüde, onun adına konuştuğunu iddia eden ama onu ikame eden hatlar güçlenir. Akademik ve siyasal sorumluluk, bu ikameyi teşhir etmekle yetinmeyip, onun karşısına ilke, sınır ve programla donanmış bağımsız bir özne koymaktır.
V. Tipoloji: Bağımsız Görünen Ama Öznelik Üretemeyen Sol Biçimler
Bu bölüm, önceki kuramsal tartışmanın somut siyasal alandaki karşılıklarını tipolojik bir çerçeveyle açmayı amaçlar. Buradaki tipoloji, ahlaki ya da öznel niyetlere değil; siyasal işlevlere ve sınıf mücadelesiyle kurulan nesnel ilişkilere dayanır. Amaç, güncel sol pratiklerde sıkça rastlanan “bağımsızlık iddiası” ile fiili bağımlılık arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktır.
5.1. Türev Sol
Türev sol, kendi programatik merkezini üretmeyen; başka bir siyasal hattın kavramlarını, önceliklerini ve zamanlamasını yeniden üreten yapılardır. Bu tipolojide sol, kurucu değil yorumlayıcıdır. Sınıf siyaseti, başka bir hareketin demokratik ya da ulusal ajandasının tali bir unsuru hâline gelir. Bu yapılar, biçimsel olarak bağımsız görünseler de fiilen ikame edilmiş özneliklerdir.
5.2. Temsilci Sol
Temsilci sol, işçi sınıfı adına konuştuğunu iddia eder; ancak sınıfın doğrudan siyasal temsiline değil, onun adına aracılık etmeye dayanır. Sendikal bürokrasiyle, yerel yönetim pratikleriyle ya da kimlik temelli siyasetlerle kurulan bu temsil ilişkisi, sınıfı özne olmaktan çıkarıp temsil edilen bir nesneye indirger.
5.3. Erteleyici Sol
Erteleyici sol, sınıf siyasetini sürekli olarak “daha uygun bir tarihsel moment”e havale eder. Önce demokrasi, önce barış, önce hukuk gibi aşamacı söylemler, fiilen sınıf antagonizmasını siyasal gündemin dışına iter. Bu tipoloji, stratejik sabrı değil; yapısal bir vazgeçişi ifade eder.
5.4. Uyarlayıcı Sol
Uyarlayıcı sol, mevcut hegemonik siyasal alanın sınırlarını veri kabul eder ve bu sınırlar içinde hareket etmeyi siyasal gerçekçilik olarak sunar. Programatik iddia, yerini uyum yeteneğine bırakır. Bu yapı, sınıf siyasetini dönüştürücü bir güç olarak değil; mevcut dengeler içinde yönetilebilir bir talep seti olarak kavrar.
Bu tipolojilerin ortak özelliği, bağımsız özne olma iddiasını sürdürürken, sınıf siyasetinin kurucu rolünü fiilen terk etmeleridir. Bu nedenle eleştiri, bireysel aktörlere değil; bu yapısal biçimlere yöneliktir.
VI. Sonuç: Kopuşun Zorunluluğu
Bu çalışma, Türkiye solunun yaşadığı siyasal tıkanmayı geçici hatalarla, yanlış taktiklerle ya da dışsal baskılarla açıklamayı bilinçli olarak reddetmiştir. Ortaya konulan analiz açık bir sonuca işaret etmektedir: sınıf siyaseti, dayanışma, ittifak ve demokrasi söylemleri altında sistematik biçimde ikame edilmiş; bağımsız sınıf öznesi siyasal alandan geri çekilmiştir. Bu noktada artık “daha doğru birliktelikler”, “daha dengeli ilişkiler” ya da “daha uygun zamanlar” arayışı bir çözüm değil, krizin yeniden üretimidir. Bilimsel sosyalizm açısından seçenek nettir: işçi sınıfı ya kendi adına, kendi programı ve kendi sınırlarıyla siyasal sahneye çıkar ya da başka siyasal projelerin toplumsal dayanağına indirgenir. Ara formlar, geçici denge arayışları ve iyi niyetli ertelemeler bu sonucu değiştirmez. Bu nedenle bugün gerekli olan şey, genişleme değil kopuştur; uzlaşma değil ayrımdır; temsil değil dolaysız siyasal kuruluştur. Sınıf siyaseti, ancak bu kopuş gerçekleştiği ölçüde yeniden mümkün olacaktır.
______________________________________________________________________________
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
