Fransa’da 43 Yıl: Fransızları Birbirine Karşı Kışkırtmayı Reddediyorum (Adnan Azzam*)
(*) Fransa 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri adayı
Şam’da hukuk eğitimimi tamamladıktan ve at sırtında dünya turumu yaptıktan sonra, kırk üç yıldır Fransa’da yaşıyorum.
Son derece dolu geçen kırk üç yıl. Seçtiğim bu ülkeye, vatanım olarak benimsediğim Fransa’ya, hayatım boyunca derinden bağlandığım ve kendimi adadığım kırk üç yıl.
Şirket yöneticiliği yaptım. İş mahkemelerinde danışmanlık görevinde bulundum. On sekiz yıl boyunca Paris Village adlı bir dergiyi yönettim ve yayımladım. Milletvekili seçimlerinde ve belediye seçimlerinde aday oldum.
Yazarım ve kitap yayımlıyorum.
Bu on yıllar boyunca François Mitterrand’dan Jacques Chirac’a, Alain Juppé’den Philippe Séguin’e kadar çok sayıda Fransız siyasetçiyle tanıştım. Kralcılarla, aristokratlarla, burjuvalarla ve halk sınıflarından gelen Fransızlarla görüştüm. Göçmen kökenli Fransızlarla olduğu gibi, yerli Fransızlarla da birlikte yaşadım ve çalıştım.
Parlak insanlarla, mütevazı insanlarla, sıra dışı insanlarla, eksantrik kişilerle; kendi kendine konuşan ya da sokak lambalarıyla konuşan insanlarla karşılaştım…
Ve ben bu çeşitliliğiyle Fransa’yı seviyorum.
Tam da kırk üç yıldır Fransa’da yaşadığım için bugün onun adına endişe duyuyorum.
Yeni siyasi söylem beni endişelendiriyor
Bugün başlayan cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasına bakıyorum ve son derece tehlikeli bulduğum bir söylemin yükseldiğini görüyorum: Fransa’daki neredeyse bütün sorunların sürekli sorumlusu olarak göçü göstermek.
Özellikle Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın söyleminden söz ediyorum.
Bu söylemin son derece seçim odaklı olduğunu ve korkularla tehlikeli bir şekilde oynadığını düşünüyorum.
Elbette göç hakkında konuşmak yasak değildir. Bir demokrasinin sınırları, entegrasyonu, ilticayı, güvenliği, istihdamı ve gerçekten var olan bütün zorlukları tartışabilmesi gerekir.
Ancak bir sorunu çözmek istemek ile bir insan topluluğunu başlı başına sorun hâline getirmek arasında temel bir fark vardır.
Her gün, medyada ve siyasi tartışmalarda “göçmen”, “göç”, “başörtüsü”, “sarık”, “burka” gibi kelimeler tekrarlandığında, toplumun bir kesiminin zihninde zamanla içerideki bir düşman imajı oluşur.
Ve bu mekanizmanın bir gün hiç kimsenin kontrol edemeyeceği bir tepkiye yol açmasından korkuyorum.
İç savaşın imkânsız olduğunu söylemiyorum.
Sürekli olarak vatandaşlarını birbirine karşı kışkırtan bir ülkenin çok büyük bir risk aldığını söylüyorum.
Çünkü bütün topluluklarda aşırılık yanlısı bireyler vardır. Özellikle radikal İslamcılar, benim gözümde Fransa için gerçek bir tehlike oluşturmaktadır. Aynı şekilde, kutuplaştırıcı söylemlerin koşulsuz savunucuları ve Cumhuriyet ilkelerini reddederek şiddete başvuran her türlü ideoloji de tehlikelidir.
Dolayısıyla Fransa ne radikal İslamcılığa ne de göçmen düşmanlığına teslim olmalıdır.
Fransa, Fransa olarak kalmalıdır.
7 Ekim’den sonra: Sormak istediğim bir soru
7 Ekim 2023 saldırılarından sonra Marine Le Pen ve Jordan Bardella, Fransa’daki Yahudileri savunma isteklerini ve İsrail’e desteklerini açıkça ifade etmek için öne çıktılar.
Antisemitizmle mücadele elbette vazgeçilmezdir. Hiçbir Yahudi Fransız, Fransa’da yaşamaktan korkmamalıdır.
Ancak şu soruyu soruyorum: Neden Arap kökenli Fransızların topluca Fransa’daki Yahudiler için bir tehdit oluşturduğu izlenimi veriliyor?
Milyonlarca Arap kökenli Fransız, suçlu bir topluluk değildir.
Onlar, bireyler tarafından işlenen suçlardan sorumlu değildir.
Yahudi Fransızlar gibi onların da güvenlik, onur ve saygı görme hakları vardır.
Bu nedenle Rassemblement National’in İsrail ve Fransız Yahudi toplumu konusundaki söyleminin dikkat çekici değişimi üzerine düşünüyorum.
Bu, hareketin samimi bir değişimi mi, yoksa eski Front National’in tarihsel imajını iyileştirmek ve yeni seçmenler kazanmak amacıyla Siyonistlerle kurulmuş stratejik bir ittifak mı?
Ben kendi adıma, bu değişimin özellikle uluslararası siyasi ilişkiler ve işin içindeki seçim çıkarları açısından soğukkanlılıkla incelenmesini istiyorum.
1994’te bu soruyu Jean-Marie Le Pen’e zaten sormuştum
1994 yılında Paris’te yapılan ara milletvekili seçimlerinde adaydım ve Jean-Marie Le Pen ile görüşerek ona çok basit bir soru sordum:
“Sayın Le Pen, bir gün Cumhurbaşkanı olsaydınız, ziyaret edeceğiniz ilk ülke hangisi olurdu?”
Cevabı açıktı: Cezayir veya Fas.
Neden?
Çünkü bunlar Fransa’nın komşu ülkeleridir. Çünkü milyonlarca Fransızın Mağrip ile ailevi, tarihî ve kültürel bağları vardır. Çünkü Fransa’nın geleceği, tarihi ve Akdeniz’in öteki kıyısıyla olan ilişkileri dikkate alınmadan düşünülemez.
Bu soru bugün hâlâ olağanüstü derecede günceldir.
Göçü azaltmak istiyorsanız, göçün nedenlerine de bakın
İşte bugünkü söylemle aramdaki temel görüş ayrılıklarından biri budur.
Bize şöyle deniliyor:
“Göç azaltılmalıdır.”
Pekâlâ.
Ama o zaman çok daha derin bir soru soralım:
İnsanlar neden ülkelerini terk ederek Avrupa’ya geliyor?
Göçlerin bir bölümü savaşlar, çatışmalar, devletlerin çöküşü, baskılar ve siyasi felaketlerle bağlantılıdır.
Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de veya başka bir yerde savaş çıktığında, bütün halk toplulukları yerlerinden edilir.
Bir sınırı kapatabilir, kontrolleri artırabilir ve yasaları değiştirebilirsiniz. Ancak insanları ülkelerinden kaçmaya iten nedenlerle hiç ilgilenmezseniz, sorunun yalnızca bir kısmını ele almış olursunuz.
Bu düşünceyi Les Français vus par un Arabe adlı kitabımda geliştiriyorum.
Eğer bazı zorunlu göçleri kalıcı biçimde azaltmak istiyorsanız, onları doğuran savaşları azaltmak için de çalışmanız gerekir.
Göç politikası, dış politikadan ayrı düşünülemez.
Ve bazı siyasi söylemlere yönelik eleştirim tam da budur: Sonuçlardan çok fazla söz ediyorlar, ancak nedenlerden söz etmiyorlar.
Fransa için ölen Arap kökenli Fransız nerede?
Göç tartışmalarında sürekli olarak maliyetlerden, harcamalardan, sorunlardan ve zorluklardan söz edildiğini duyuyorum.
Ancak hafızadan çok daha az söz edildiğini duyuyorum.
Eski sömürgelerden gelen ve Fransa için hayatını kaybeden Cezayirliler, Faslılar, Tunuslular, Afrikalılar ve diğer insanlar nerede?
Onlar Fransa’nın savaşlarında savaştılar.
Bu ülke için kanlarını döktüler.
Bugün onların çocuklarından ve torunlarından yalnızca bir “göç sorunu” olarak söz edilemez.
Fransa’nın bir tarihi vardır.
Ve bu tarih, başka yerlerden gelerek ülkenin savunmasına katılmış kadınların ve erkeklerin de tarihidir.
Arap zengin olduğunda bir ortak hâline geliyor
Beni düşündüren başka bir çelişki daha var.
Zengin bir Arap lider Fransa’ya gelip milyarlarca yatırım yaptığında artık “Arap”tan söz edilmez.
O artık bir yatırımcıdır.
Önüne kırmızı halı serilir.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman gibi bir lider Fransa’da kabul edildiğinde diplomatik ilişkilerden, yatırımlardan, sözleşmelerden ve ortaklıklardan söz edilir.
Katar’dan bir lider Fransa’da kabul edildiğinde ve önemli yatırımlar yapıldığında da ekonomik ortaklıktan söz edilir.
Ve bu normaldir: Fransa’nın ortaklara ve uluslararası yatırımlara ihtiyacı vardır.
Ama o zaman şu soruyu soralım:
Neden zengin Arap bir ortak olurken, yoksul Arap bu kadar kolay bir şekilde sorun hâline geliyor?
Göçmen kökenli olup başarılı olan bir Fransız neden bazen entegrasyonun bir örneği olarak sunulurken, zorluk yaşayan kişi göçün başarısızlığının sembolü hâline getiriliyor?
Ben işte bu çelişkiyi reddediyorum.
Peki ekonomik ilişkilerin maliyeti?
Marine Le Pen düzenli olarak göçün maliyetinden söz ediyor.
Ancak para söz konusu olduğunda, tablonun tamamına bakmak gerekir.
Fransa’nın Arap ülkeleriyle çok önemli ticari, enerji, sanayi, askerî ve diplomatik ilişkileri vardır.
Fransa özellikle bu bölgedeki bazı ülkelere silah ihraç etmektedir.
Dolayısıyla duygusal bir tepki yaratmak amacıyla seçilmiş tek bir rakamı kullanmak yerine, farklı ekonomik akışları ciddiyetle ve doğrulanabilir rakamlarla karşılaştırmak gerekir.
Ben bir propagandanın yerine başka bir propagandayı koymak istemiyorum.
Ben rakamlar istiyorum.
Ben gerçeği istiyorum.
İç düşmanlar yaratan Fransa’yı reddediyorum
Yetmiş yaşındayım.
Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın bize dayatmak istediği karikatürlerden Fransa’nın çok daha karmaşık olduğunu anlayacak kadar yaşadım. Jordan Bardella’nın da Cezayir kökenleri bulunmaktadır.
Fransa, aristokratlardan ve işçilerden oluşur.
Burjuvalardan ve köylülerden oluşur.
İnananlardan ve ateistlerden oluşur.
Köklü Fransız ailelerinden gelenlerden ve yakın zamanda Fransa’ya gelmiş olanlardan oluşur.
Yahudilerden, Hristiyanlardan, Müslümanlardan, agnostiklerden ve hiçbir dine ait olmak istemeyen insanlardan oluşur.
Benim tanıdığım Fransa işte budur.
Ve savunmak istediğim Fransa da budur.
Arap kökenli bir Fransızdan, Fransa’yı sevdiğini sürekli kanıtlamasının istenmesini reddediyorum.
Yahudi bir Fransızdan korku içinde yaşamasının istenmesini reddediyorum.
Müslüman bir Fransızdan, İslamcılar tarafından işlenen suçların sorumluluğunu taşımasının istenmesini reddediyorum.
Aynı zamanda Fransızlardan radikal İslamcılığa gözlerini kapatmalarının istenmesini de reddediyorum.
Bütün bunlarla aynı anda mücadele edilebilir.
Fransa’nın nefrete ihtiyacı yoktur. Otoriteye ve birlik olmaya ihtiyacı vardır.
Sınırları, kuralları veya otoritesi olmayan bir Fransa’dan yana değilim.
Kendi çıkarlarını bilen, vatandaşlarını koruyan, sınırlarını kontrol eden, entegrasyonu teşvik eden ve aşırılıkla kararlılıkla mücadele eden bir Fransa’dan yanayım.
Ama aynı zamanda bir vatandaşın kökenini sürekli bir şüphe kaynağına dönüştürmeyen bir Fransa’dan da yanayım.
İşte bu nedenle cumhurbaşkanlığı adaylığımda başka bir yol savunuyorum.
Birlik ve beraberlik yolu.
Nefret etmeden kararlı olunabilen bir yol.
Göçmenleri aşağılamadan göç hakkında konuşulabilen bir yol.
Müslümanlarla savaşmadan İslamcılıkla mücadele edilebilen bir yol.
Arap kökenli Fransızları topluca hedef göstermeden antisemitizmle mücadele edilebilen bir yol.
Fransızları savunurken onların arasından düşmanlar yaratmayan bir yol.
Bu Fransa’ya hâlâ inanmak istiyorum
Yarın başıma bir sarık takıp Place de la République’e gidebilir ve Fransızlara yalnızca şunu sorabilirim:
“Bu başlık benim kim olduğumu değiştiriyor mu?”
Tarihimi değiştiriyor mu?
Fransa’daki kırk üç yılımı siliyor mu?
Kamu hayatındaki bağlılığımı ve mücadelemi siliyor mu?
Beni Cumhuriyet’in düşmanı mı yapıyor?
Hayır.
Bir kıyafet bir insanı özetlemez.
Bir köken bir vatandaşı tanımlamaya yetmez.
Bir isim, Fransa’ya bağlılığı özetlemez.
Ve göç, ülkemizin bütün sorunlarının şeytanî açıklaması hâline gelemez.
Kırk üç yıldır Fransa’da yaşıyorum.
Liderleriyle, elitleriyle, işçileriyle, esnaflarıyla, entelektüelleriyle, aristokratlarıyla, burjuvalarıyla, göçmenleriyle ve onların çocuklarıyla görüşüyorum.
Hem çok çeşitli hem de aynı zamanda birlik içinde olan bu Fransa’yı tanıyorum.
Ve ben bu Fransa’yı seviyorum.
Tam da onu sevdiğim için parçalanmasını görmeyi reddediyorum.
İslamcı aşırılık yanlıları kazanmamalıdır.
Milliyetçi aşırılık yanlıları kazanmamalıdır.
Antisemitler kazanmamalıdır.
Irkçılar kazanmamalıdır.
Korkuyu manipüle edenler kazanmamalıdır.
Kazanan Fransa olmalıdır.
Koruyan bir Fransa.
Birleştiren bir Fransa.
Yasalarına saygı gösteren ve bu yasalara uyulmasını sağlayan bir Fransa.
Tarihini bilen bir Fransa.
Birliği ve çeşitliliği birlikte temsil eden; asla birini diğerinden ayrı düşünmeyen bir Fransa.
Ve her şeyden önce, kendi vatandaşlarını birbirlerinin düşmanı hâline getirmeyi reddeden bir Fransa.
Bu ülkede geçirdiğim kırk üç yılın ardından, hâlâ savunmak istediğim Fransa işte budur.
Adnan Azzam
0033 6 65 16 59 14
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
