Fransa Solu, Avrupa ve Siyasal İslam (Umut Arslan)
Avrupa son yıllarda yalnızca ekonomik krizlerin değil, aynı zamanda derin bir siyasal yön kaybının da içerisinden geçiyor. Göç dalgaları, banliyö gerilimleri, yükselen aşırı sağ hareketler, güvenlik politikaları ve toplumsal parçalanma; kıtanın bütün siyasi dengelerini yeniden şekillendiriyor. Bu dönüşümün merkezinde ise Fransa bulunuyor.
Fransa bugün yalnızca bir devlet krizi değil, aynı zamanda bir cumhuriyet krizi yaşıyor. Çünkü ülke artık ortak yurttaşlık fikri ile parçalı kimlik siyaseti arasında sıkışmış durumda. Tam da bu ortamda Avrupa solunun önemli bir bölümü, tarihsel olarak mesafeli durduğu siyasal İslam karşısında giderek daha muğlak bir pozisyona sürükleniyor.
Bu durum çoğu zaman “anti-faşist birlik”, “azınlık hakları” ya da “İslamofobi karşıtlığı” üzerinden meşrulaştırılıyor. Fakat meselenin özü çok daha derin.
Bugün Avrupa’da yaşanan şey yalnızca yeni bir politik ittifak arayışı değil; aynı zamanda sınıf siyasetinin çözülmesiyle ortaya çıkan büyük ideolojik boşluktur.
Ve bu boşluk, giderek kimlikler üzerinden şekillenen kırılgan bir siyasete dönüşmektedir.
1968 Sonrası Avrupa Solunun Dönüşümü
Mayıs 1968 sonrası Avrupa solu tarihsel bir dönüşüm yaşamaya başladı. Fabrikalardan yükselen örgütlü işçi hareketlerinin yerini zamanla üniversite merkezli yeni siyasal akımlar aldı. Sistem eleştirisi devam ediyordu; ancak mücadelenin ekseni değişiyordu.
Sınıf,
üretim,
emek,
sendikal örgütlenme
gibi başlıklar giderek geri plana düştü.
Onların yerine:
- kültürel kimlikler,
- bireysel temsiliyet,
- mikro politikalar,
- parçalı toplumsal mücadeleler
öne çıkmaya başladı.
Başlangıçta bu süreç özgürleştirici bir enerji taşıyordu. Fakat zamanla Avrupa solu kendi tarihsel omurgasını kaybetmeye başladı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra birçok sol hareket ortak ekonomik mücadele fikrinden uzaklaştı.
Böylece ortaya yeni bir siyaset çıktı:
Sınıf yerine kimliği merkeze alan,
toplumsal çelişkileri ekonomik düzlemden kültürel düzleme taşıyan bir siyaset.
Bugün Avrupa’daki birçok sol hareketin yaşadığı kriz tam olarak budur.
Çünkü kimlik siyaseti, kapitalizmin yarattığı gerçek eşitsizlikleri çoğu zaman görünmez hale getiriyor.
Fransa Banliyöleri: Sınıfın Yerine Kimliğin Geçirilmesi
Özellikle Paris, Marsilya ve Lyon çevresindeki banliyöler uzun yıllardır Fransa’nın en büyük toplumsal kırılma alanlarından biri haline geldi.
İşsizlik,
yoksulluk,
eğitim eşitsizliği,
polis şiddeti,
toplumsal dışlanma
özellikle göçmen kökenli genç kuşakları sistemin dışına itti.
Ancak bu ekonomik gerçeklik zamanla kültürel bir tartışmaya dönüştürüldü.
Sömürü yerine aidiyet,
sınıf yerine kimlik,
eşitsizlik yerine temsil konuşulmaya başlandı.
Ve tam burada ciddi bir ideolojik kırılma yaşandı.
Çünkü toplumsal öfke sınıfsal hatta örgütlenemediğinde, başka kimlikler etrafında şekillenmeye başlar. Fransa’da devletin geri çekildiği alanlarda dini yapılar, cemaat ağları ve siyasal İslamcı söylemler giderek daha görünür hale geldi.
İnsanlar yalnızca inanç değil;
aidiyet,
koruma,
dayanışma
arıyordu.
Fakat Fransız solu bu süreci çoğu zaman yanlış okudu.
Banliyölerde büyüyen toplumsal öfkenin ekonomik kökenlerini merkeze almak yerine, meseleyi büyük ölçüde kültürel hassasiyetler üzerinden değerlendirdi.
Böylece sınıf siyaseti zayıflarken, dinsel kimlik siyaseti güç kazandı.
Aynı Düşmana Karşı Olmak Aynı Geleceği Savunmak Değildir
Bugün bazı sol çevrelerle siyasal İslamcı yapılar belirli başlıklarda benzer söylemler kullanıyor:
- emperyalizm karşıtlığı,
- kapitalizm eleştirisi,
- Batı müdahalelerine tepki,
- Filistin meselesi,
- ayrımcılık eleştirileri.
Fakat aynı düşmana karşı olmak, aynı toplumsal hedefe sahip olmak anlamına gelmez.
Çünkü bir taraf:
eşitlikçi,
seküler,
kolektif bir toplumsal dönüşüm fikrini savunurken;
diğer taraf
toplumsal düzeni dini referanslarla şekillendirmeyi hedeflemektedir.
Bu nedenle ortaya çıkan yakınlaşmalar gerçek bir ideolojik birlik değil, daha çok konjonktürel temaslardır.
Bugün Avrupa solunun önemli bir bölümü tam da bu ayrımı bulanıklaştırıyor.
Sistem karşıtı görünen her hareketi ilerici sanmak, tarih boyunca muhalefet hareketlerinin düştüğü en büyük hatalardan biri olmuştur.
Çünkü her öfke devrimci değildir.
Her itiraz özgürleştirici değildir.
Fransız Solunun Sessizliği ve Laiklik Krizi
Fransa’nın en büyük tarihsel kazanımlarından biri laikliktir.
Fakat bugün laiklik giderek savunulması zor bir ilkeye dönüşüyor. Çünkü dinsel yapıların eleştirilmesi çoğu zaman otomatik olarak “ırkçılık” ya da “İslamofobi” suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor.
Oysa laiklik yalnızca devlet düzeni değildir.
Laiklik:
- kamusal eşitliğin,
- bilimsel eğitimin,
- özgür düşüncenin,
- kadın haklarının,
- yurttaşlık fikrinin
temelidir.
Tarih boyunca halkın üzerinde baskı kuran her dinsel otorite, siyasal gücü ele geçirdiğinde toplumu daha özgür değil daha kapalı hale getirmiştir.
Bu yüzden laiklik yalnızca cumhuriyetin değil, halkın da savunusudur.
Bugün Fransız solunun yaşadığı temel sorunlardan biri de burada ortaya çıkıyor.
Bir dönem kilisenin siyasal etkisine karşı mücadele eden çevreler, şimdi aynı netliği siyasal İslam karşısında gösteremiyor. Çünkü seçim dengeleri, kimlik hassasiyetleri ve politik korkular ideolojik berraklığın önüne geçmiş durumda.
Fakat gerçeği söylemek gerekir:
Bir halkı savunmak başka şeydir,
bir ideolojiyi sorgulanamaz hale getirmek başka şey.
Bu ayrım kaybedildiğinde siyaset yönünü kaybeder.
Kimlik Siyaseti ve Kapitalizmin Rahatlığı
Bugün Avrupa’da sermaye düzeni açısından en güvenli tablo, toplumun ortak sınıfsal talepler yerine parçalı kimlikler üzerinden bölünmesidir.
Çünkü bölünmüş halk yönetilmesi kolay halktır.
İşçiler birbirini:
- diniyle,
- kökeniyle,
- yaşam tarzıyla,
- kültürel aidiyetiyle
tanımlamaya başladığında ortak mücadele fikri zayıflar.
Tam da bu yüzden kapitalizm, kimlik çatışmalarının büyüdüğü dönemlerde kendisini yeniden üretmekte zorlanmaz.
Öfke sisteme yönelmez,
toplumun kendi içine dağılır.
Bugün Fransa’da yaşanan büyük çözülme tam olarak budur.
Sonuç
Avrupa solu tarihsel olarak emekçi halkın örgütlü mücadelesinden doğdu. Fakat bugün o geleneğin önemli bir bölümü sınıf siyasetinden uzaklaşmış durumda.
Fransa’da siyasal İslam ile bazı sol çevreler arasında oluşan geçici yakınlaşmalar da bu ideolojik boşluğun ürünüdür.
Ancak aynı tepkiyi paylaşmak, aynı geleceği savunmak anlamına gelmez.
Gerçek toplumsal dönüşüm:
- dinsel kimliklerin,
- kültürel ayrışmaların,
- parçalı aidiyetlerin
değil;
eşitliğin,
özgürlüğün,
kamusal ortaklığın
ve halkın örgütlü gücünün yükseldiği yerde ortaya çıkar.
Bugün Fransa’nın da Avrupa’nın da ihtiyacı olan şey; korkular üzerine kurulan kırılgan ittifaklar değil, toplumsal eşitsizliği yeniden merkeze alan açık bir siyasal hatta dönmektir.
Çünkü halkın öfkesi yönünü kaybettiğinde, ortaya çıkan boşluğu her zaman en örgütlü karanlık doldurur.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
