Ermeni Soykırımı ve Hatay’daki Yaşam Kültürüne Etkisi(*) (Mehmet Güzel)
(*) Hatay Küçük Millet Meclisi Ocak 2012 oturumunda yaptığım konuşmadır.
Giriş
Genel Konu: 1915’te Ne Oldu?
Bu kadar yıldır Ermeni sorununun tartışmaya açılmasının engellenmiş olmasını devletin olumlu bir mahareti olarak görmüyorum. Bu bir kara leke, utançtır. Bir halkın bir bütün olarak ortadan kaldırılması, insanlık tarihinde ender görülen acı ve kıyımın yaşandığı bir soykırımın bu kadar gizli bırakılması ancak utanç duyulacak bir şeydir.
1915’te ne oldu olayını daha çok uzun yıllar tartışacak gibi görünüyoruz. Çünkü suçlu olan, kendi kanıtlarını, kendi suç unsurlarını devletin arşivlerinde en gizli köşelerinde saklamış olacaktır. Hatta o arşivlerdeki kayıtları da çarpıtarak kendi tarihlerini, kendilerini haklı çıkartacak tarzda oluşturduklarından kuşkumuz yok.
1915 Öncesi Süreç ve Katliamlar
1915’e gelinen süreçte de çok daha fazla katliamlar yaşanmıştır. Yani 1915, yaşanmış ilk katliam değildi. Ermenilere yönelik 1895 katliamı da vardı Abdülhamit döneminde. O zaman da örneğin Kilikya bölgesinde, Hatay, Tarsus, Adana, Mersin bölgesinde yaklaşık 250.000 Ermeni öldürülmüştür.

Adana'da Ermeni katliamı sonrası yaratılan harabeler
Bunun ardından 1912’de yine Adana katliamı yaşanmıştır. Yani Osmanlı’nın son dönemlerinde, 1915 öncesi soykırımlar yapılmaya başlanmıştır. Aslında Osmanlı’nın tarihi soykırımlar tarihidir. Bunun nedeni de Osmanlı’nın üretime dayalı uygarlık yaratamamış olmasından kaynaklanmıştır.
Osmanlı, Orta Asya’dan Anadolu’ya geldiği zaman, uygarlıklar vatanı olan Anadolu’da kadim olan, bu toprakları üretime, tarıma açmış olan ve bu toprakların üzerinde uygarlıklar yaratmış olan kadim halklar vardır; Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Araplar vs. Osmanlı Orta Asya’dan buraya geldiği zaman sadece kılıcı ile gelmiştir. Dolayısıyla burada egemenlik kurabilmek için kılıçla egemenlik sağlayabilirdi. Bu da buradaki halkların uygarlıklarının gasp edilmesini zorunlu kılıyordu. Osmanlı da bunu yaptı.

Dolayısıyla Osmanlı’nın hasta yatağına düşene kadar kılıç ve güç ile egemenlik kurduğu bu topraklarda, hasta yatağına düşmeye başladığı zaman 1. Dünya Savaşı koşullarına gelindi.
1. Dünya Savaşı ve İdeolojik Zemin
Birinci Dünya Savaşı koşullarına iyice güçsüzleşmiş, iyice hasta konumuna düşerek gelmiştir. Balkanlar’da uyguladığı zulmün sonucu Balkan halkları Osmanlı’ya karşı özgürlük savaşını başlatıp başardılar.
Buna karşı Osmanlı’da devletin Türkleştirilmesi, Kafkaslara doğru Türkî halklara doğru açılma (Turancılık) şeklinde ırkçı düşünce yaygınlaştı. Kafkaslara açılmanın önündeki en büyük engel Ermeniler olarak görülüyordu. 1. Dünya Savaşı bu ırkçı ideolojinin uygulanması için bulunmaz fırsat oldu.

1895 Erzurum Ermeni katliamı
1915’e gelindiği zaman, 1. Dünya koşullarında hem Rus-Kafkas ordusunda önemli sayıda Ermeni vardı, hem de Osmanlı ordusunda Ermeniler vardı. Rus-Kafkas ordusunda bulunan Ermeniler bu güne kadar yine ön yargılarla sanki Osmanlı’ya ihanet eden Ermeniler olarak nitelendirilmiştir ve Ermeniler hâlâ bir ön yargı ile Osmanlı’ya ihanet eden bir ulus olarak görülmüşlerdir.
1915: Planlı ve Organize Katliam
Çok bilinçli, organize katliam yapıldı. Bu katliam üç aşamalı olarak yapıldı.
Birinci aşama:
Öncelikle yok edilmek istenen ulusun —Ermenilerin— ileri gelenleri, ses çıkarabilecek ve o halkın maruz kaldığı haksızlıkları uluslararası kamuoyuna duyurabilecek olan aydınlar yok edildi.

Soykırım öncesinde sürgün edilen Ermeni aydınlar
İkinci aşama:
Ardından seferberlikle orduya alınmış olan yaklaşık 300 bin Ermeni genci —ki bu Ermeni gençler o ulusun en dinamik, karşı koyabilecek en dinamik kesimiydi— bunlar ordulardan bilinçli bir şekilde imha edildi.
Üçüncü aşama:
Bunlardan sonra artık direnç gösterebilecek aydınlar ve gençler imha edildikten sonra sıra toplu kıyıma gelindi ve toplu kıyım, çıkarılan tehcir yasası aracılığı ile yapıldı. Bu da planlı bir yasadır.
Teşkilat-ı Mahsusa, yani bugünkü özel kuvvetler aracılığı ile oluşturulan kafileler yerlerinden, yurtlarından alınarak Suriye’ye ve Lübnan’a doğru götürülüyorlardı. Ama götürülürken de sağ ulaşmamaları için elden gelen her şey planlı olarak yapılıyordu.
Teşkilat-ı Mahsusa bunların yollarını kesiyordu, kıyımdan geçiriyordu, tecavüzden geçiriyordu, mallarını yağmalıyordu, aç bırakıyordu, öldürüyordu; hatta yollarını bilinçli bir şekilde uzatarak onların kervan yollarında ölmelerini sağlıyordu.
Bu şekilde bir halk yok edildi. Suriye ve Lübnan’a kadar yetişebilen çok az sayıda Ermeni ile bu güne gelindi.
Beş dakika içerisinde ancak bunlar söylenebilir. Oysa bu kadar önemli ve büyük bir konu bu kadar küçük bir süreye sığdırılamaz.
Yerel Konu
1915’in Hatay’daki Yaşam Kültürüne Etkisi Oldu mu?
1915’te, daha da öncesinde 1895 ya da 1912’de genel olarak yaşanan soykırım aynı boyutta Antakya’da yaşanmıştır.
Bugünkü Belen —Türklüğün, hatta ırkçılığın en uç noktalarında olan Belen— o zaman Ermeni yerleşim alanıydı. Arsuz, Karaağaç, Dörtyol, Kırıkhan, Samandağ’a doğru geldiğimizde; Musa Dağı çevresinde yedi köy, ek olarak bugünkü Hancağız, Hüseyniye Köyü, Aknehir gibi birçok köy Ermenilerin yerleşim alanıydı ve bugün sadece ve sadece Vakıflı Köyü var.
1915’te Vakıflı da yoktu. 1915’te bütün Ermeniler buradan gitmişlerdi. Zaten katliamdan dolayı ya katledilmişler ya da buradan sürülmüşlerdi.
Ama 1. Dünya Savaşı sonrası, Suriye topraklarının ve Suriye vatanının bir parçası olan Hatay’ın o zaman Fransa’nın işgali altında olması nedeni ile bir kısım Ermeniler buraya, kendi topraklarına geri geldiler.
Ve o dönem Musa Dağı eteklerinde Teknepınar, Eriklikuyu, Yoğunoluk, Hıdırbey, Vakıflı ve Kapısuyu köyleri vardı.

Vakıflı köyü/Samandağ - Hatay
1939 ve Yeniden Göç
İkinci Dünya Savaşı’na doğru giderken, savaşta Türkiye’yi müttefik olarak kazanmak amacıyla Fransa, işgali altındaki Hatay’ı 1939’da Türkiye’ye hediye etti.
Buradaki Ermeni nüfus yine bir katliama maruz kalma korkusuyla yeniden göç etti. Musa Dağı eteklerindeki yedi köyden en küçüğü olan sadece Vakıflı Köyü’nün Ermeni halkı göç etmedi. Vakıflı halkı burada kalma kararı almışlardı.
Vakıflı Köyü ve “Hoşgörü” Meselesi
Vakıflı Köyü, hoşgörü vitrinimizin bir süsüdür. Gerçekte hoşgörünün, anlayışlı yaklaşımın ürünü değildir. Egemenlerin ve suçlu olanların suçlarını örtmek amacıyla tersi bir vitrin oluşturmak istemişlerdir. Şu an Vakıflı’yı böyle bir vitrinin içerisine yerleştirmişlerdir.
Bunu görmemiz lazım.
Kültürel Miras: Musa Dağı Ermenicesi
Son olarak bir noktaya değinmek istiyorum. Musa Dağı Ermenicesi dünyada sadece ve sadece Vakıflı Köyü’nde konuşulmaktadır. Bu, dünya için çok önemli bir değerdir.
Bu değer korunmazsa eğer, dünya insanlığı için bir eksiklik olacaktır. Bunun korunması gerekiyor. Devlet bunu zaten yapmayacak; en azından toplum olarak bunu yapmamız gerekiyor.

Vakıflı'da Hrant Dink'i Anma Etkinliğimizden 16 Ocak 2011
Sonuç
Bu tarihle yüzleşmenin tek yolu demokratikleşmedir. Bu halkların birbirine karşı gelmesi, halkların birbiriyle savaşması, çatışması değil; asla bu değildir. Tarihimizle yüzleşmek gerekiyor.
Herkes kendi rengiyle, diliyle, kendi ulusal değerleriyle yer almalı. Zararlar tazmin edilmeli, özür dilenmeli ve şu an değerlerden yoksun bırakılarak sağlanmaya çalışılan zoraki birliktelik yerine, gerçek anlamda hoşgörü, gerçek anlamda kendi değerleriyle donatılarak yan yana gönüllü birliktelik sağlanmalıdır.
Bunun yolu da demokrasidir. Tek yolu da birbirimizi karşılıklı olarak anlamamızdır.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
