Atak Menü

Edebiyatta Sınıf: Kalemin Ucunda Emek, Kadın ve Direniş (Şükriye Ercan)

Edebiyatta Sınıf: Kalemin Ucunda Emek, Kadın ve Direni…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
10 Mayıs 2026, 16:57 | Yazar: Şükriye Ercan | Kategori: Kadın
Edebiyatta Sınıf: Kalemin Ucunda Emek, Kadın ve Direniş (Şükriye Ercan)

 

Edebiyat yalnızca aşkların, kahramanların, sarayların ya da bireysel acıların anlatıldığı bir alan değildir. Edebiyat aynı zamanda sınıfın, emeğin, yoksulluğun, sömürünün ve direnişin de aynasıdır. Çünkü insan hangi çağda yaşarsa yaşasın; çalışır, üretir, yorulur, ezilir, itiraz eder ve bir gün kendi hikâyesini anlatmanın yolunu arar.

 

 

Bu nedenle edebiyatta işçi sınıfını ve emekçileri görmek, yalnızca bazı romanlarda fabrika işçilerine rastlamak değildir. Bu, tarihin görünmez kılmaya çalıştığı insanların edebiyat sahnesine çıkmasıdır. Ayakkabı tamircisinin, marangozun, kunduracının, fabrika işçisinin, temizlikçinin, tarlada çalışan kadının, çocuğunu doyurmak için kendi açlığını saklayan annenin edebiyatın merkezine yerleşmesidir.

 

 

Marx ve Engels’in Komünist Manifestosu çoğu zaman yalnızca siyasal bir metin olarak okunur. Oysa onun dili, imgeleri ve çağrısı aynı zamanda güçlü bir edebi damar taşır. “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” cümlesi, sadece politik bir başlangıç değil, tarihin içinden yükselen büyük bir edebi metafordur. O hayalet, ezilenlerin, işçilerin, yoksulların ve sömürülenlerin bastırılmış sesidir.

 

 

Shakespeare’in oyunlarında bile emekçi sınıfların izi vardır. Julius Caesar oyununda işçilerin dükkânlarını bırakıp Caesar’ı görmek için sokaklara çıkması, yalnızca tarihsel bir sahne değildir; halkın siyasal olayların içinde nasıl konumlandığını gösterir. Marangoz, kunduracı, zanaatkâr; egemenlerin dünyasında çoğu zaman arka planda görünür. Ama aslında hayatı kuran, sokakları dolduran, üretimi sürdüren onlardır.

 

 

Bir Yaz Gecesi Rüyasında da el işçileri, tiyatro yapmaya çalışan basit insanlar olarak sahneye çıkar. Onların sanata yaklaşımı komik gösterilir; fakat burada önemli olan şudur: Edebiyat bize, kültür ve sanatın yalnızca soyluların, sarayların, okumuş seçkinlerin malı olmadığını hatırlatır. İşçi de sever, düş kurar, sahneye çıkmak ister, hikâye anlatmak ister. Çünkü insan yalnızca çalışan bir beden değil; düşünen, hisseden, yaratan bir varlıktır.

 

 

Bu hattın en güçlü örneklerinden biri Maksim Gorki’dir. Gorki’nin Ana romanı, işçi sınıfının uyanışını bir annenin gözünden anlatır. Burada anne yalnızca evin içinde acı çeken, oğlunun kaderine ağlayan pasif bir figür değildir. Zamanla değişir, öğrenir, korkularıyla yüzleşir ve mücadelenin parçası olur. İşte bu nokta, Matriyarkanın İzi açısından çok önemlidir. Çünkü sınıf mücadelesi yalnızca erkek işçilerin fabrikadaki kavgası değildir; kadınların evde, sokakta, mahallede, üretimde ve direnişte taşıdığı görünmez emeği de kapsar.

 

 

Emekçi kadın çoğu zaman iki kez sömürülür. Bir yandan düşük ücretle, güvencesiz koşullarda çalışır; diğer yandan ev içinde karşılıksız emeğiyle yaşamı yeniden üretir. Sofrayı kurar, çocuğu büyütür, hastaya bakar, yaşlıyı gözetir, evi ayakta tutar. Ama tarih yazılırken onun adı çoğu zaman geçmez. Edebiyat bu sessizliği bozduğu ölçüde değerlidir.

 

 

Çünkü ev içi emek, sınıf meselesinin en görünmez ama en temel alanlarından biridir. Kadının evde yaptığı iş, çoğu zaman “sevgi”, “fedakârlık” ya da “kadınlık görevi” diye adlandırılır; ama adı emek olarak konmaz. Oysa yemek yapmak, çocuk büyütmek, hasta bakmak, yaşlı gözetmek, evi temizlemek, herkesin yükünü taşımak, hayatı her gün yeniden kurmaktır. Bu emeğin ücreti yoktur, mesaisi yoktur, tatili yoktur, çoğu zaman takdiri bile yoktur. Ama bütün bir toplumsal yaşam bu görünmeyen emeğin üzerinde yükselir.

 

 

Bir erkek fabrikaya, okula, büroya, sokağa çıktığında arkasında çoğu zaman hazırlanmış bir ev, yıkanmış bir gömlek, bakılmış bir çocuk, pişmiş bir yemek, toparlanmış bir hayat bırakır. Bu yüzden dışarıdaki ücretli emeğin arkasında da çoğu zaman kadının karşılıksız emeği vardır. Kadının ev içi emeği görülmeden sınıf anlatısı tamamlanamaz. Kadının emeği yok sayıldığında, sınıf mücadelesinin yarısı karanlıkta bırakılmış olur.

 

 

Gorki’nin Ekmeğimi Kazanırken romanı da yoksulluğun, çocuk yaşta çalışmanın, patron-işçi ilişkisinin ve insanın ekmek uğruna verdiği mücadelenin izlerini taşır. Burada “ekmek” yalnızca yiyecek değildir; onur, yaşam, direnme ve var olma hakkıdır. Bir insanın ekmeğini kazanma hikâyesi, aynı zamanda sınıflı toplumun acımasız yüzünü gösterir.

 

 

Ancak edebiyatın sınıfla ilişkisini konuşurken bir başka gerçeği de açıkça söylemek gerekir: Edebiyat alanı da uzun yıllardır erkek egemen bir alan olarak kurulmuştur. Erkekler yazmış, erkekler okumuş, erkekler eleştirmiş, erkekler ödül vermiş, erkekler kimin “büyük yazar”, hangi metnin “büyük edebiyat” olduğuna karar vermiştir. Dergilerde, yayınevlerinde, eleştiri köşelerinde, jürilerde ve edebiyat çevrelerinde erkek aklı çoğu zaman belirleyici olmuştur.

 

 

Kadın yazdığında bile çoğu zaman erkeklerin terazisinde tartılmıştır. Kadının dili, öfkesi, bedeni, emeği, hafızası ve mücadelesi erkek eleştirmenlerin ölçülerine göre değerlendirilmiştir. Az sayıda kadın bu alanlarda görünür olduğunda ise, onların da bir kısmı erkek egemen edebiyat anlayışının etkisinden çıkmakta zorlanmıştır. Çünkü patriyarka yalnızca erkeklerden ibaret değildir; erkek aklını, erkek beğenisini, erkek ölçüsünü herkese dayatan bir sistemdir.

 

 

Bu yüzden bazı kadınların edebiyat alanındaki varlığı bile kimi zaman göstermelik kalır. Kadın imzası vardır ama sözü belirleyen yine erkeklerdir. Kadın yazar vardır ama onun ne kadar “iyi” olduğuna erkekler karar verir. Kadın hikâyeleri vardır ama çoğu zaman erkeklerin görmek istediği kadar görünür olur. Oysa kadınların kendi hikâyelerini kendi dilleriyle yazması, yalnızca edebi bir mesele değil, aynı zamanda politik bir meseledir.

 

 

Kadınların hikâyeleri yazılmadığında, onların yerine erkekler konuşur. Erkekler de kadını çoğu zaman kendi baktıkları yerden, kendi ihtiyaçlarına, kendi arzularına ve kendi hayallerine göre anlatır. Kadın romanlarda anne, eş, sevgili, fedakâr kadın, acı çeken kadın ya da erkeğin hikâyesini tamamlayan bir yan karakter olarak kalır. Oysa kadın yalnızca anlatılan değil, anlatandır. Yalnızca bekleyen değil, değiştiren güçtür. Yalnızca acı çeken değil, direnen, düşünen, üreten ve tarihi kurandır.

 

 

Edebiyatın sınıfla ilişkisi bize şunu söyler: Hiçbir metin sınıfsız değildir. Sarayları anlatan metinlerde bile hizmetçiler vardır. Büyük aşkların arkasında çalışan kadınlar, yoksul mahalleler, görünmeyen emekçiler vardır. Bir ailenin zenginliği anlatılıyorsa, o zenginliği kimin emeğiyle kurduğu sorusu da orada durur. Bir sofranın ihtişamı varsa, o sofrayı kimin hazırladığı da sorulmalıdır.

 

 

Bugün edebiyatta sınıf meselesini konuşmak, yalnızca geçmiş romanları incelemek değildir. Bugünün işsizini, emeklisini, güvencesiz çalışanını, motokuryesini, temizlik işçisini, pazarda artık toplayan yoksulunu, fabrikada hakkı gasp edilen işçisini, ev içinde görünmeyen kadın emeğini de konuşmaktır.

 

 

Aynı zamanda kadınların susturulmuş hikâyelerini, yazılmamış acılarını, görünmez bırakılmış emeğini, bastırılmış öfkesini ve dayanışmasını da konuşmaktır. Çünkü kadınların anlatılmadığı bir edebiyat eksiktir. Ev içi emeğin görülmediği bir sınıf anlatısı eksiktir. Kadın mücadelesinin duyulmadığı bir özgürlük fikri eksiktir.

 

 

Çünkü edebiyat, egemenlerin anlattığı tarihe karşı halkın hafızasıdır. Bazen bir roman kahramanında, bazen bir şiirin dizesinde, bazen bir annenin suskunluğunda, bazen bir işçinin öfkesinde, bazen evin içinde sessizce tükenen bir kadının yorgunluğunda sınıfın ve patriyarkanın izi belirir.

 

 

Ve biz o izi takip ettiğimizde şunu görürüz:

 

 

Emek yalnızca üretmez; insanı, toplumu ve tarihi de kurar.

 

Kadın emeği yalnızca evi değil; hayatın bütün damarlarını ayakta tutar.

 

Kadınların hikâyeleri yazıldıkça yalnızca edebiyat değil, hafıza da değişir.

 

Edebiyat ise bu emeği ve bu sesi görünür kıldığı yerde, yalnızca sanat olmaktan çıkar; bir hafıza, bir itiraz ve bir özgürleşme alanına dönüşür.

 

Edebiyatta sınıf, işte tam da budur:

 

Kalemin ucunda biriken alın teri, evlerin içinde görünmez kılınan kadın emeği, bastırılmış seslerin geri dönüşü ve yok sayılanların tarihe kendi adlarıyla yazılma mücadelesidir.

 

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

Umberto Eco, Edebiyata Dair, çev. Betül Parlak, Can Yayınları, İstanbul, 2021.

Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto, çev. Celal Üster – Nur Deriş, Can Yayınları, İstanbul, 2012.

Karl Marx, Kapital, çev. Mehmet Selik – Nail Satlıgan, Yordam Yayınları, İstanbul, 2015.

William Shakespeare, Julius Caesar, çev. Bülent Bozkurt, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2012.

William Shakespeare, Bir Yaz Gecesi Rüyası, çev. Özdemir Nutku, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2022.

Maksim Gorki, Ana, çev. Hasan İzzettin Dinamo, May Yayınları, İstanbul, 1971.

Maksim Gorki, Ekmeğimi Kazanırken, çev. Hasan Âli Ediz, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1966.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, çev. Nihal Yalaza Taluy, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020.

 

 

 

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!