DNA’DAN KİMLİĞE (Haydar Avşar)
Biyolojik Köken, Tarihsel Oluşum ve Sınıflandırma
İnsan hakkında konuşmaya başladığımızda ilk yapılması gereken, birbirinden farklı gerçeklik düzeylerini birbirine karıştırmamaktır.
İnsan bir biyolojik türün üyesidir. İnsan türü içerisinde biyolojik çeşitlilik vardır. İnsanların bedenleri, genetik özellikleri ve fiziksel görünümleri birbirinden farklılaşabilir. İnsanlar farklı nüfuslar içerisinde yaşamış, yer değiştirmiş, karşılaşmış, birbirleriyle karışmış ve biyolojik ilişkiler kurmuşlardır. Bütün bunlar insan türünün kendi içerisindeki biyolojik gerçekliklerdir.
Fakat insanın biyolojik gerçekliği ile insanların tarih boyunca birbirleriyle kurdukları toplumsal ve maddi ilişkiler aynı şey değildir.
İnsanlar yalnızca biyolojik varlıklar olarak yaşamazlar. Belirli maddi koşullar içerisinde yaşar, üretir, bölünür, birleşir, yer değiştirir, savaşır, egemenlik ilişkileri kurar, ortaklıklar geliştirir ve birbirlerini çeşitli biçimlerde sınıflandırırlar.
Tam da burada biyolojik gerçeklik ile tarihsel gerçeklik birbirinden ayrılmalıdır.
Çünkü biyolojik çeşitlilik kendi başına tarihsel bir topluluk oluşturmaz. Bir insanın biyolojik özellikleri, kendi başına onun hangi tarihsel topluluğa ait olduğunu söylemez. DNA, kendi başına bir insanın tarihsel kimliğini kurmaz.
Bu nedenle başlangıç noktamız hazır kimlik kategorileri değil, insanın kendisi ve onun maddi gerçekliği olmalıdır.
Önce insan ve maddi gerçeklik; sonra insanların bu gerçeklik içerisinde kurdukları tarihsel ilişkiler ve geliştirdikleri sınıflandırmalar.
Biyolojik çeşitlilik ile tarihsel sınıflandırma
İnsan türü içerisinde biyolojik farklılıkların bulunması tartışmasız bir gerçekliktir.
Ancak biyolojik farklılıkların bulunması ile insanların tarih boyunca bu farklılıkları belirli toplumsal kategoriler altında sınıflandırması aynı şey değildir.
Buradaki ayrım temel bir ayrımdır:
Biyolojik çeşitlilik vardır; fakat bu çeşitlilik kendiliğinden tarihsel bir kategori üretmez.
Bir insanın ten rengi, saç yapısı, yüz özellikleri, metabolik özellikleri veya genetik varyasyonları onun biyolojik özellikleridir. Bunların varlığı, kendi başına “ırk”, “etnisite”, “millet” veya “ulus” üretmez.
Bu nedenle biyolojik farklılık ile toplumsal ayrım aynı şey değildir.
İnsanların biyolojik özellikleri değişebilir; fakat bu değişikliklerin hangi anlamı taşıdığı, insanların birbirlerini hangi kategoriler altında değerlendirdiği ve bu değerlendirmelerin hangi toplumsal ilişkiler içerisinde gerçeklik kazandığı tarihsel bir sorundur.
Dolayısıyla açıklanması gereken yalnızca insanların farklı özelliklere sahip olması değildir.
Asıl açıklanması gereken, insanların birbirlerini tarih boyunca nasıl sınıflandırdıklarıdır.
Bu sınıflandırmalar basit bir adlandırmadan ibaret olmayabilir. İnsanlar kendilerini ve başkalarını ayırabilir, birleştirebilir, dahil edebilir, dışlayabilir, hiyerarşik konumlara yerleştirebilir ve oluşturdukları sınıflandırmaları hukuki, siyasal, ekonomik veya kurumsal ilişkiler içerisinde kalıcılaştırabilirler.
Böylece bir sınıflandırma yalnızca bir sözcük olmaktan çıkar ve toplumsal bir gerçeklik haline gelebilir.
Köken ile oluşum aynı şey değildir
Bu noktada “köken” ile “oluşum” arasındaki ayrım belirleyici hale gelir.
Biyolojik köken, geçmişteki biyolojik bağlantılarla ilgilidir. Bir insanın veya bir nüfusun geçmişte hangi biyolojik bağlantılar içerisinde bulunduğu, hangi nüfuslarla genetik alışverişte bulunduğu ve hangi biyolojik soy çizgileriyle bağlantılı olduğu genetik araştırmalarla incelenebilir.
DNA bu konuda önemli bilgiler sağlayabilir.
Fakat biyolojik köken ile tarihsel oluşum aynı şey değildir.
Bir insanın biyolojik geçmişini bilmek, o insanın tarih boyunca hangi toplumsal ilişkiler içerisinde yaşadığını açıklamaz.
Bir nüfusun geçmiş biyolojik bağlantılarını bilmek, o nüfusun hangi tarihsel topluluklara ayrıldığını, hangi topluluklarla birleştiğini veya hangi toplumsal kategoriler altında tanımlandığını kendiliğinden göstermez.
Bu nedenle:
Köken, oluşum değildir.
Bir şeyin geçmişteki biyolojik bağlantılarını araştırmak başka bir sorudur; onun belirli bir tarihsel biçim altında nasıl oluştuğunu araştırmak başka bir sorudur.
Biyoloji ile tarih burada birbirinden koparılmamakta, fakat birbirine indirgenmemektedir.
Tam tersine, her iki gerçekliğin kendi düzleminde açıklanması gerekir.
“ırk” insan türünün biyolojik kategorisi değildir
Bu ayrım en açık biçimde “ırk” kavramında görülür.
İnsan türü içerisinde biyolojik çeşitlilik vardır.
Fakat:
“ırk”, insan türünün biyolojik bir kategorisi değildir.
Bu cümle, insanlarda biyolojik farklılıkların bulunmadığını söylemez. Tam tersine, biyolojik farklılıkların gerçekliğini kabul eder; fakat bu farklılıkların insan türünü biyolojik “ırk”lara ayırdığı düşüncesini reddeder.
Dolayısıyla “ırk”ın açıklanması için insan biyolojisini “ırk”lara bölmek gerekmez.
Hayvanlarda ve bitkilerde belirli özellikleri bakımından seçilmiş veya yetiştirilmiş grupları ifade etmek amacıyla “ırk” sözcüğü kullanılabilir. Ancak bu kullanım insan türüne doğrudan aktarılabilecek bir biyolojik sınıflandırma oluşturmaz.
İnsan açısından açıklanması gereken, “ırk” adı verilen biyolojik birimler değil, insanların kendilerini ve birbirlerini “ırk” kategorileri altında sınıflandırdıkları tarihsel ilişkilerdir.
Bu nedenle:
“ırk” kategorisinin oluşumu, insan biyolojisindeki farklılıkların keşfedilmesiyle açıklanamaz. Açıklanması gereken, insanların hangi tarihsel ve maddi ilişkiler içerisinde birbirlerini “ırk” adı altında sınıflandırmaya başladıkları ve bu sınıflandırmanın nasıl toplumsal bir gerçeklik kazandığıdır.
Burada belirleyici olan biyolojik çeşitliliğin kendisi değil, tarihsel sınıflandırmadır.
DNA’nın kategorileri ile tarihsel kategoriler aynı değildir
DNA biyolojik bir yapıdır.
Genetik araştırmalar DNA üzerinden insanların ve nüfusların biyolojik özelliklerini, genetik çeşitliliklerini ve geçmiş biyolojik bağlantılarını inceleyebilir.
Fakat DNA’nın içerisinde tarihsel toplulukların adları bulunmaz.
Bir insanın DNA’sında “Türk”, “Kürt”, “Ermeni”, “Arap” veya başka bir tarihsel ad bulunmaz.
Bu adlandırmalar DNA’nın kategorileri değildir.
Dolayısıyla bir DNA örneğinin belirli biyolojik özellikler göstermesi, o DNA’nın kendiliğinden bir tarihsel topluluk adı taşıdığı anlamına gelmez.
Bir insanın biyolojik geçmişi ile o insanın tarihsel olarak hangi topluluk içerisinde tanımlandığı farklı sorulardır.
DNA biyolojik geçmiş hakkında bilgi sağlayabilir.
Tarihsel araştırma ise insanların hangi toplumsal ilişkiler içerisinde yaşadığını, hangi toplulukları oluşturduğunu, birbirlerini nasıl sınıflandırdığını ve bu sınıflandırmaların nasıl kurumsallaştığını araştırır.
Bu iki araştırma alanı birbirini dışlamaz.
Fakat biri diğerinin yerine geçirilemez.
“Etnisite” biyolojik kökenden türeyen bir kategori değildir
“Etnisite” de biyolojik bir kategori değildir.
Dil, gelenek, din, ortak tarihsel anlatılar, kolektif hafıza, ortak yaşam biçimleri ve insanların kendilerini tanımlama biçimleri tarihsel gerçekliklerdir.
Fakat bunların herhangi biri tek başına bir “etnisite” değildir.
Daha önemlisi:
“Etnisite”, biyolojik kökenden türeyen bir kategori değildir.
“Etnisite”, insanların belirli tarihsel ve maddi ilişkiler içerisinde kendilerini ve birbirlerini belirli topluluklar altında sınıflandırmalarıyla oluşan toplumsal bir kategoridir.
Bu nedenle bir topluluğun biyolojik geçmişini araştırmak ile o topluluğun tarihsel oluşumunu araştırmak aynı şey değildir.
Bir topluluk içerisinde biyolojik benzerliklerin bulunması, o topluluğun “etnisite” olarak oluşumunu açıklamaz.
Aynı şekilde tarihsel olarak aynı “etnisite” altında sınıflandırılan insanların bütünüyle aynı biyolojik özelliklere sahip olması da gerekmez.
Çünkü “etnisite” DNA’nın içinde bulunan bir kategori değildir.
Burada araştırılması gereken, insanların belirli tarihsel ilişkiler içerisinde kendilerini ve birbirlerini nasıl tanımladıkları, hangi ayrımları oluşturdukları, hangi toplulukları birbirinden ayırdıkları veya bir arada düşündükleridir.
“Millet” ve “ulus” biyolojik kategoriler değildir
“Millet” ve “ulus” da biyolojik kategoriler değildir.
Bir insanın DNA’sında bir “millet” bulunmaz.
Bir insanın DNA’sında bir “ulus” bulunmaz.
Çünkü bunlar insan türünün biyolojik çeşitliliğini sınıflandıran kavramlar değildir.
“Millet” ve “ulus”, belirli tarihsel ve maddi ilişkiler içerisinde oluşan toplumsal ve siyasal kategorilerdir.
Bu kategorilerin oluşumu; ekonomik ilişkiler, siyasal iktidar biçimleri, hukuk, devlet kurumları, pazar ilişkileri, eğitim, dil politikaları, savaşlar, sınırlar, nüfus hareketleri ve sınıfsal ilişkiler gibi tarihsel süreçler içerisinde araştırılabilir.
Ancak bu ilişkiler bir araya getirilerek biyolojik bir topluluk meydana getirilmez.
Burada söz konusu olan, insanların belirli tarihsel koşullar içerisinde kendilerini ve birbirlerini belirli bir topluluk olarak tanımlamaları ve bu tanımlamaların toplumsal ve siyasal ilişkiler içerisinde gerçeklik kazanmasıdır.
Dolayısıyla “millet” ve “ulus” kavramlarının tarihini araştırmak, DNA’da bu kategorilerin biyolojik karşılıklarını aramak değildir.
Tam tersine, bu kategorilerin hangi tarihsel ilişkiler içerisinde ortaya çıktığını açıklamaktır.
Nüfus ile tarihsel topluluk aynı şey değildir
Burada “nüfus” ile “tarihsel topluluk” arasındaki ayrımı da korumak gerekir.
Nüfus, belirli bir zamanda ve mekânda bulunan insanların demografik ve biyolojik ilişkilerini ifade edebilir.
Tarihsel topluluk ise insanların belirli maddi, toplumsal, siyasal ve kültürel ilişkiler içerisinde birbirleriyle kurdukları bağlar ve geliştirdikleri sınıflandırmalar içerisinde oluşur.
Bu nedenle bir nüfusun biyolojik geçmişi ile bir topluluğun tarihsel oluşumu aynı yöntemle açıklanamaz.
Bir nüfusun geçmişteki biyolojik bağlantıları araştırılabilir.
Aynı insanların hangi tarihsel koşullarda bir arada yaşadığı, birbirlerini nasıl tanımladığı ve hangi toplumsal kategoriler içerisinde sınıflandırdığı ise başka bir araştırma alanıdır.
Bu ayrım, DNA araştırmalarının değerini azaltmaz.
Tam tersine, DNA’nın neyi açıklayabileceğini ve neyi açıklayamayacağını daha açık hale getirir.
Tarih yalnızca adlandırmaz; sınıflandırır
Tarihsel süreç içerisinde insanlar yalnızca kendilerine ve birbirlerine isim vermemişlerdir.
Aynı zamanda sınıflandırmışlardır.
İnsanlar kendilerini ve başkalarını farklı topluluklar altında değerlendirmiş, bazılarını birbirinden ayırmış, bazılarını birleştirmiş, bazılarını dışlamış, bazılarını belirli hukuki veya siyasal statülere yerleştirmiştir.
Bu nedenle tarihsel kategoriler yalnızca kelimelerden ibaret değildir.
Bir sınıflandırma toplumsal ilişkiler içerisinde uygulandığında gerçek sonuçlar doğurabilir.
Hukuk, devlet, ekonomi, eğitim, dinî kurumlar, savaş, mülkiyet ilişkileri ve gündelik yaşam bu sınıflandırmaların yeniden üretilmesinde rol oynayabilir.
Dolayısıyla “ırk”, “etnisite”, “millet” ve “ulus” gibi kategorilerin tarihini araştırırken yalnızca bu kavramların sözlük anlamlarına bakmak yeterli değildir.
Sorulması gereken şudur:
İnsanlar hangi tarihsel ve maddi ilişkiler içerisinde birbirlerini bu kategoriler altında sınıflandırmışlardır?
Bu sınıflandırmalar nasıl oluşmuş, nasıl değişmiş, nasıl kurumsallaşmış ve nasıl toplumsal gerçeklik kazanmıştır?
Böyle bir yaklaşım, biyolojik gerçeklik ile tarihsel kategoriyi birbirine karıştırmadan ikisini birlikte açıklamayı mümkün kılar.
Sonuç: Biyolojik gerçeklikten tarihsel kategoriye doğrudan geçiş yoktur
İnsan türü tektir.
İnsan türü içerisinde biyolojik çeşitlilik vardır.
İnsanlar farklı nüfuslar içerisinde yaşamış, hareket etmiş, karşılaşmış, birbirleriyle biyolojik ilişkiler kurmuş ve zaman içerisinde genetik olarak birbirleriyle bağlantılanmıştır.
Fakat bu biyolojik gerçekliklerden doğrudan tarihsel kimlikler çıkmaz.
Biyolojik çeşitlilik “ırk” değildir.
“ırk”, insan türünün biyolojik bir kategorisi değildir.
Biyolojik köken tarihsel oluşum değildir.
DNA tarihsel sınıflandırmanın kategorisi değildir.
“Etnisite”, biyolojik kökenden türeyen bir kategori değildir.
“Millet” ve “ulus” biyolojik kategoriler değildir.
Bunların hiçbiri DNA’nın içinde hazır olarak bulunmaz.
İnsanların tarihsel olarak hangi topluluklara ayrıldığını, hangi toplulukları birleştirdiğini, kendilerini ve birbirlerini hangi kategoriler altında tanımladığını açıklamak için biyolojiden tarihe geçmek gerekir; fakat bu geçiş, biyolojik bir kategorinin tarihsel kategoriye dönüşmesi biçiminde kurulamaz.
Burada açıklanması gereken şey insan biyolojisinin kendisi değil, insanların tarihsel ve maddi ilişkiler içerisinde birbirlerini nasıl sınıflandırdıklarıdır.
Bu nedenle DNA’nın bize sunduğu biyolojik bilgi ile tarihsel araştırmanın sunduğu toplumsal bilgi birbirine karşıt değildir; fakat aynı şey de değildir.
DNA biyolojik geçmiş hakkında bilgi sağlayabilir.
Tarih, insanların birlikte yaşama, ayrılma, birleşme, egemenlik kurma, mücadele etme ve birbirlerini sınıflandırma biçimlerini araştırır.
İkisini birbirine indirgemek, hem biyolojinin hem tarihin açıklama gücünü daraltır.
Bu nedenle insanı anlamanın doğru hareket noktası hazır kimlik kategorileri değildir.
Önce insan vardır.
İnsan türü vardır.
Tür içerisinde biyolojik çeşitlilik vardır.
Nüfuslar ve biyolojik bağlantılar vardır.
İnsanların maddi ve tarihsel ilişkileri vardır.
Ve bu ilişkiler içerisinde insanlar kendilerini ve birbirlerini sınıflandırırlar.
Tarihsel kategoriler buradan doğar.
DNA’dan değil.
Çünkü köken, oluşum değildir; biyolojik çeşitlilik “ırk” değildir; DNA ise tarihsel kimliklerin taşıyıcısı değildir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
