Atak Menü

DEVRİMCİLER VE HATAY (Mehmet Güzel)

DEVRİMCİLER VE HATAY (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
01 Ağustos 2026, 21:19 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Ülke
DEVRİMCİLER VE HATAY (Mehmet Güzel)

 

Kuşaklar Arasında Hafızanın Korunması

 

Kuşaklar arası kopukluğun yaşanmaması için tarihsel süreçte oluşan bilgi, birikim ve deneyimlerin yeni kuşaklara, oradan da geleceğe aktarılması büyük önem taşıyor.

 

Hatay’ın Tarihsel ve Siyasal Özgünlüğü

 

Hatay (Liva İskenderun), kendine özgü siyasal ve toplumsal özelliklere sahip bir kenttir. Fransa’nın Suriye’yi ve dolayısıyla Liva İskenderun’u işgal ettiği yıllardan başlayarak, o dönemde “Ayrı Varlık” statüsüne sahip olması; ardından Suriye Anavatanı’ndan koparılarak Fransa ile Türkiye arasında yapılan anlaşmalar sonucunda türlü oyunlarla önce “Bağımsız” statüsüne alınması, daha sonra ise Türkiye tarafından ilhak edilmesi süreci, bu özgün yapının kilometre taşlarını oluşturuyor.

 

Liva İskenderun’un ilhak süreciyle birlikte bu bölgede yaşayan Arap ve ezici çoğunluğu oluşturan Alevi halkına yönelik asimilasyon politikaları, Türkiye Cumhuriyeti tarafından planlı, programlı ve özel bütçeye dayalı olarak yürütülmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Kilikya bölgesinin diğer parçaları olan Adana, Tarsus ve Mersin’deki Arap Alevi halkına karşı uygulanan bu planlı asimilasyon politikası, Liva İskenderun’un (Hatay) ilhakının ardından burada da hayata geçirilmiştir.

 

Bu konuda Hakan Mertcan’ın “Türk Modernleşmesinde Arap Aleviler “adlı kitabı, planlı ve programlı asimilasyon çalışmalarını belgelere dayanarak oldukça kapsamlı biçimde ortaya koymaktadır. Konuyla ilgilenenlerin bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim.

 

Direniş Geleneğinin Doğduğu Topraklar

 

Liva İskenderun’un (Hatay) bu özgün siyasal ve toplumsal yapısı, beraberinde kendine özgü bir mücadele geleneğini de barındırmaktadır.

 

Fransa’nın işgaline karşı başlayan direniş mücadelesi, bu topraklardan Suriye’nin önemli direniş önderlerinin ve siyasal şahsiyetlerinin çıkmış olması, Türkiye’nin, Fransa ile yaptığı anlaşmalar sonucunda bölgeyi egemenliği altına almaya başlaması üzerine Arap halkının verdiği direniş mücadelesi, bunun somut göstergeleridir.

 

Bu toprakların yetiştirdiği Zeki Arsuzi, Mehmet Ali Zarka ve Süleyman İsa gibi siyasal liderler, bu mücadelenin önderlerinden yalnızca üçüdür. Liva İskenderun, bu anlamıyla her zaman mücadelenin, direnişin ve öncü kadroların yetiştiği bereketli bir coğrafya olmuştur.

 

Zulmün ve asimilasyonun büyüklüğüne paralel olarak direniş ve mücadele de kesintisiz ve güçlü olmuştur. 1914-1939 yılları arasında Fransız emperyalizminin işgaline ve 1938-1939 yıllarında Türkiye’nin ilhak çalışmalarına karşı bölgede yürütülen Uruba Direnişi, Liva İskenderun halkının mücadele mayasını oluşturur.

 

1970’li Yıllar ve Acilciler’in Yükselişi

 

 

Kuşaklar geçti ve yoğun bir asimilasyon sürecinin ardından 1970’li yıllara gelindi. Dünyada ve Türkiye’de yükselişte olan devrimci dalganın en güçlü karşılık bulduğu coğrafyalardan biri yine bu topraklar oldu.

 

Kızıldere Katliamı ve Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan’ın idamlarının ardından bu bölgede devrimci mücadele büyük bir yükselişe geçti. Kızıldere Katliamı sonrasında, 1974 yılında siyasal mücadele sahnesine çıkan Acilciler, ülkenin birçok bölgesinde örgütlenme olanağı bulmakla birlikte en güçlü gelişimini bu topraklarda gösterdi.

 

1970’li yılların sonlarına gelindiğinde bütün Güney bölgesi, özellikle de Liva İskenderun (Hatay), Acilciler’in merkezi hâline gelmişti.

 

Acilciler ve Hatay Gerçekliği

 

Acilciler, Hatay’ın ilhak edilmiş olduğu gerçekliğini programına alan yegâne siyasal devrimci örgüttü. 12 Eylül faşist darbesinden sonra, diğer sol örgütlerle birlikte 1982 yılında Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi, 1986 yılında ise Devrimci Birlik Platformu adıyla kurulan birlik örgütlenmelerinde Acilciler, Hatay’ın ilhak gerçeğini ve bunun gerektirdiği siyasal tutumların diğer sol örgütlerin gündemine, dolayısıyla bu birliklerin programlarına girmesini sağladı.

 

Kilikya bölgesindeki Arap Alevi halkının özgün ulusal ve inançsal sorunları, maruz kaldıkları asimilasyon politikaları, demografik dağıtılma uygulamaları ve Liva İskenderun’un ilhak sorunu, bu sayede Türkiye’deki devrimci örgütlerin gündemine ve programlarına taşınmış oldu. Bölge halkı açısından bu, önemli bir siyasal gelişmeydi. Yürütülen planlı ve programlı asimilasyon politikalarının etkisiyle kendi ulusal değerlerine yabancılaştırılmış olan bu halk, böylece Türkiye devrimci mücadelesinin gündemine dâhil olmuş oldu.

 

 

Maraş’tan Sonra Antakya

 

Buradan yeniden birkaç yıl geriye, 1978 Maraş Katliamı’na ve ardından 1979 başlarında Antakya’da gerçekleştirilmeye çalışılan katliam girişimine dönelim.

 

Maraş’ta 24 Aralık 1978’de gerçekleştirilen Alevi katliamının hemen ardından, 1979 yılının başlarında Antakya’da da benzer bir katliam girişimi hazırlandı. Şehir dışından otobüslerle ülkücü silahlı gruplar getirildi. Bu gruplar şehrin stratejik noktalarına yerleştirilerek mevzilendirildi. Hatay Emniyet Müdürlüğü’nün hemen yanındaki Ülkü Ocakları ile Habib-i Neccar Camii’ne silahlar yığıldı.

 

Alevilerin yaşadığı Dörtayak, Affan, Armutlu, Elektrik ve Çekmece mahalleleri kuşatma altına alındı. Bu mahalleler, deneme amaçlı silahlı saldırılara maruz bırakıldı.

 

O dönemde Antakya, devrimcilerin en güçlü örgütlendiği kentti; Acilciler de bunların başında geliyordu. Başka siyasal örgütler de bulunuyordu; ancak belirleyici güç ve ezici çoğunluk Acilciler’deydi.

 

Devrimciler, bu katliam girişimine karşı halkı seferber etti. Silahlanma ve mevzilenme çağrısı yaptı. Kendi kadrolarını kritik bütün noktalara yerleştirdi. Köylerden halkın direnişe katılmasını sağladı. Diğer bütün devrimci örgütler de sahip oldukları güç oranında bu direnişe katıldı. Ancak tartışmasız biçimde, bütün sürece damgasını vuran güç Acilciler olmuştu.

 

Halkla Bütünleşen Direniş

 

Devrimcilerin bu kararlı direniş mevzilenmesi karşısında, devletin kontrolündeki faşist grupların gerçekleştirdiği her silahlı saldırıya devrimciler katbekat güçlü biçimde karşılık verdi. Günler, haftalar bu şekilde geçti.

 

Devrimciler ile halk adeta etle tırnak gibi bütünleşmişti. Her kapı devrimcilere açıktı. Her ev onların mevzisi, aynı zamanda lojistik merkeziydi. Her evde direnişçilere ulaştırılmak üzere yemek pişiriliyordu. Köylerden kamyonlarla sebze ve meyve taşınıyor, bu mahallelerde yaşayan halka hiçbir karşılık beklenmeden dağıtılıyordu.

 

 

Katliamın Önlenmesi

 

Bu kararlı ve güçlü direniş karşısında başarı şansı bulamayan devlet denetimindeki katliamcı faşist güçler geri çekilmek, kuşatmayı kaldırmak ve şehri terk ederek geldikleri yerlere dönmek zorunda kaldılar.

 

Antakya’daki bu katliam girişimi başarıya ulaşmış olsaydı, Maraş’ta yaşanan katliamdan çok daha büyük ve çok daha kanlı sonuçlar doğuracaktı. Çünkü Antakya’da, Maraş’a kıyasla hem daha kalabalık hem de yerleşim alanları bakımından daha yoğun bir Alevi nüfus bulunuyordu.

 

Böylece özelde Acilciler, genelde ise bütün devrimciler, Antakya halkını büyük bir Alevi katliamından kurtarmış oldu.

 

Aktarılmayan Bir Deneyim

 

Bu konu, Türkiye solunun yazılı literatüründe yeterince, hatta denilebilir ki neredeyse hiç işlenmedi. İhmal edildi. Kuşaklar geçtikçe yaşanmamış gibi unutuldu. Yeni kuşaklar bu deneyimden ve bu direnişten habersiz yetişti.

 

Efsanevi bir direnişle bir halkı büyük bir katliamdan kurtaran devrimciler, elde ettikleri bu tarihsel deneyimi sonraki kuşaklara aktarma konusunda yeterince başarılı olamadılar. İşte bu boşluğun ve eksikliğin bir sonucu olarak, bu satırları yazma zorunluluğunu hissediyorum.

 

Liva İskenderun’un İlhakı, Asimilasyon ve Acilciler

 

Ulusal Sorun ve Asimilasyona Karşı Mücadele

 

Acilciler, siyasal tarihleri boyunca ulusal sorun konusunda duyarlılık gösterdiler. Kürt ulusunun ulusal mücadelesini hem teorik hem de pratik olarak kayıtsız şartsız desteklediler. Kilikya bölgesindeki (Mersin, Tarsus, Adana ve Hatay) Arap Alevilerinin hem ulusal hem de inançsal asimilasyonuna karşı mücadele yürüttüler.

 

 

Bütün yayın organlarında devletin planlı ve programlı asimilasyon politikalarına karşı ideolojik mücadele verdiler. Derneklerinde ve düzenledikleri eylemlerde bu asimilasyona karşı çeşitli pratikler geliştirdiler. Kültürel ve sanatsal çalışmalarında, hemen hemen her beldede düzenledikleri festivallerde asimilasyona karşı programlar hayata geçirdiler. Arapça dil kursları gibi somut faaliyetler yürüttüler.

 

Kesintisiz olarak yayımlanan dergilerinde bu konuları işleyerek, tarihten günümüze kuşaklar arasında bilinç ve deneyim kopukluğu yaşanmaması için çaba gösterdiler.

 

Mücadelenin Bedelleri

 

Asimilasyona karşı yürütülen yazınsal çalışmalarda da bu halkın evlatları ağır bedeller ödedi. Dergileri yasaklandı, haklarında davalar açıldı. Hapis ve para cezalarına çarptırıldılar. Cezaevlerinde yıllar geçirdiler. Dernekleri ve kültür merkezleri kapatıldı. Tiyatro oyunları, festivaller ve konserler jandarma zoruyla basılarak dağıtıldı.

 

Ancak bütün bu baskılara rağmen, bu halkın ilhak, asimilasyon ve inançsal ezilmişlik gerçeğine karşı mücadele etmekten hiçbir zaman geri durmadılar.

 

Teorik Mücadelenin Önemli Metinleri

 

Liva İskenderun’un (Hatay) ilhakına, Kilikya halkının maruz kaldığı asimilasyona ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmesine karşı yürütülen teorik mücadelede Mihrac Ural’ın yazıları önemli bir yer tutmaktadır.

Mihrac Ural’ın Nisan 1996 tarihli ”Arap Halkının Hak ve Hukuk Bildirgesi”, ”5. Ordu ve Hatay’ın İlhakı” ve ”5 Temmuz 1938’i Unutma” başlıklı yazıları, bu konuda kaleme alınmış ve halkın mücadelesinde önemli kilometre taşları hâline gelmiş metinlerdir.

 

 

Arap Halk Bildirgesi Deklare Edildi

 

Mihrac Ural’ın 1996 yılında kaleme aldığı ”Arap Halkının Hak ve Hukuk Bildirgesi”, yazılmasının üzerinden on dört yıl geçtikten sonra ilk kez Mehmet Güzel tarafından Ankara’da düzenlenen bir konferansta ”Arap Halk Bildirgesi”olarak kamuoyuna deklare edildi.

 

21 Şubat 2010 tarihinde Demokrasi İçin Birlik Hareketi tarafından Ankara’da düzenlenen ”Demokratik Çözüm, Demokratik Türkiye” başlıklı konferansta gündem dışı söz alan Mehmet Güzel, yaptığı konuşmayla Hatay ve Arap Alevileri sorununu konferansın ve bu yolla Türkiye’deki yasal devrimci mücadelenin gündemine taşımış oldu.

 

 

Suriye’ye Yönelik Emperyalist Saldırılar ve Mukaveme Suriyyi

 

2011 Sonrası Süreç

 

2011 yılında Suriye’ye yönelik emperyalist devletlerin saldırıları başladı. Türkiye devletinin belirleyici organizatörlüğü, Körfez ülkelerinin finansal desteği ve cihatçı terör örgütlerinin tetikçiliğiyle yürütülen bu saldırılarda Suriye halklarının tamamı terörün hedefi hâline geldi. Ancak özellikle Suriye’deki Aleviler birincil hedef konumundaydı ve ardı arkası kesilmeyen katliamlara maruz kalmaya başladılar.

 

Suriye, devleti ve halkıyla birlikte topyekûn bir direniş savaşına girişti. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra Suriye’ye geçmiş bulunan bazı Acilciler de bu saldırılar karşısında direnişi örgütlemek amacıyla sivil bir milis örgütü kurdular.

 

Mukaveme Suriyyi adını verdikleri bu halk direniş örgütü, IŞİD ve benzeri cihatçı örgütlerin katliam saldırılarına karşı mücadele yürüttü. Halk tarafından geniş kabul gören bu milis örgütlenmesi, verdiği direniş savaşında 115 mensubunu kaybetti, 300’ün üzerinde yaralı verdi. Buna rağmen Türkiye’nin, cihatçı örgütler aracılığıyla işgal etmeyi hedeflediği Lazkiye’nin kuzeyinin ele geçirilmesini, zorlu çatışmalar sonucunda engellemeyi başardı.

 

Türkiye’de Dayanışma Faaliyetleri

 

Suriye’ye yönelik saldırılar karşısında, Türkiye’deki Acilciler siyasal çizgisinden gelen kesimler ilk günden itibaren etkin bir siyasal tutum aldılar. Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği saldırgan rolü teşhir eden, aynı zamanda Suriye halkının direnişiyle dayanışmayı esas alan eylemler örgütlediler.

 

 

Kitlesel mitingler, basın açıklamaları, paneller ve toplantılar düzenlediler; teorik çalışmalar yürüttüler.

 

Olayların henüz başlangıç aşamasında Türkiye devleti, Suriye’deki çeşitli cihatçı örgütleri Antalya’da bir araya getirerek organize etmeye çalıştı. Uluslararası ve ulusal hukuka aykırı olarak Haziran 2011’de gerçekleştirilen bu toplantıyı protesto etmek amacıyla Antakya Demokratik Kültür ve Sanat Derneği bünyesinde bir araya gelen kitle ile Suriye’den gelen sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri üç otobüsle Antakya’dan Antalya’ya hareket etti.

 

Amaçları, bu toplantıyı protesto etmek ve kamuoyu önünde teşhir etmekti. Ancak Türkiye’nin güvenlik güçleri protestocuları kuşatarak çember altına aldı. Antalya’daki demokratik kitle örgütlerinin de desteğiyle yaklaşık 700 kişinin katıldığı protesto eylemi gerçekleştirildi ve ülke çapında önemli yankı uyandırdı.

 

Takip eden süreçte Ankara, Mersin, Adana ve Antakya’da Suriye halkıyla dayanışma ve saldırılara karşı protesto eylemleri devam etti. Bu kapsamda devletin polis güçleriyle kitlesel çatışmalar yaşandı. Gezi protestoları ile Suriye olaylarıyla ilgili protestolar birleştirildi.

 

Devrimciler İkinci Kez Antakya Halkını Katliam Tehlikesinden Koruyor

 

Bu noktada 2015 tarihine dikkat çekmek istiyorum. Türkiye’nin güdümündeki cihatçı katliam örgütleri yoğun saldırılarını sürdürüyor ve özellikle de Türkiye devleti, bu cihatçılar eliyle Lazkiye’nin kuzeyini, Türkiye sınırına kadar egemenliklerini altına almaya çalışıyordu. Bu aşamada Hatay’daki Alevi halkı, toplumsal bir refleksle tehlikeyi kendi içinde hissetmeye başladı. IŞİD ve benzerleri Lazkiye’nin kuzeyinde başarılı olurlarsa benzer vahşi katliamların Antakya’ya yansıyacağı riskini iliklerinde hissetti. Suriye’deki Alevi köylere yapıldığı gibi Antakya’nın birkaç yerleşim yerinde vahşi katliam saldırıları düzenlenmesi halinde buradaki Alevi nüfusun kendi bölgelerini boşaltarak göç etmesi işten bile değildi. Türkiye’nin asimilasyon ve demografik politikasıyla uyumlu olabilecek olan bu hedefin senaryo olarak masaya getirildiği güçlü bir ihtimaldir. Antakya’daki Alevi halkı bunu hissetti ve devrimcilerin de yönlendirmesiyle elden geldiğince önlem almaya çalıştı. Ancak Mukaveme Suriyyi Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye’nin bu hedefini Suriye ordusuyla birlikte başarısız kıldı. Türkiye’nin bu hedefinin ıskata uğraması sonucu Antakya’da düşünülen Alevi katliamının önüne geçildiği kuvvetle muhtemeldir. Böylece devrimciler bir kez daha Antakya’da Alevi katliamına engel olmuş oldu.

 

Devrimciler halkları için yürüttükleri bu onurlu direniş mücadelesinin bedelini ağır bir şekilde ödediler. Ödemeye de devam ediyorlar. Ancak hiçbir mücadele bedelsiz başarıya ulaşamaz.

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!