Atak Logo

Atak Menü

Devletin Ontolojik Eleştirisi ve Komünal Olanın İmkânı (Haydar Avşar)

14 Şubat 2026, 23:33 | Yazar: Haydar Avşar | Kategori: Sosyalizm
Devletin Ontolojik Eleştirisi ve Komünal Olanın İmkânı (Haydar Avşar)

 

Giriş

 

Bu noktada olası bir insan itirazı, çalışmanın normatif bir manifesto ile kuramsal bir analiz arasındaki sınırı belirsizleştirdiği yönünde olabilir. Bu makale, normatif bir siyasal reçete sunmayı değil; modern siyasal kategorilerin ontolojik sınırlarını görünür kılmayı amaçlayan eleştirel bir kuramsal müdahale olarak konumlandırılmalıdır. 

 

Modern sol siyaset, uzun süredir devletin ele geçirilmesi ile özgürleşme arasında kurulan zorunlu bağın teorik ve pratik sınırlarıyla karşı karşıyadır. Demokrasi, cumhuriyet ve temsil mekanizmaları çoğu zaman ilerlemenin zorunlu aşamaları olarak kabul edilmekte; bu kategorilerin kendisi sorgulanmadan yeniden üretilmektedir. Bu makale, söz konusu kabulleri ontolojik düzlemde tartışmaya açarak komünü, devletin yokluğunda ortaya çıkan bir boşluk değil; başlı başına bir toplumsallık biçimi olarak ele almayı amaçlamaktadır; bu bağlamda. 

 

Çalışma, klasik geçiş devleti tartışmalarından başlayarak devletsiz zor, savunma, adalet ve örgütlenme sorunlarını sistematik biçimde ele almakta; komün–parti–federasyon ilişkisini iktidarsız bir genelleşme modeli olarak eleştirel olarak tartışmaktadır. Alevi ontolojisi ise bu tartışmada yerel bir kültürel referans olarak değil; modern siyasetin çözemediği iktidar ve temsil sorunlarına tarihsel bir yanıt olarak konumlandırılmaktadır. 

 

Bu çerçevede makale, bir çözüm programı sunmaktan çok, modern siyasal tahayyülün sınırına işaret eden kuramsal bir eşik oluşturmayı hedeflemektedir. 

 

I.Bu ilk bölüm, makalenin ontolojik zeminini kurarak sonraki tartışmaların kavramsal sınırlarını belirlemeyi amaçlar. 

 

I. Devlet Neden Kaçınılmaz Olarak Yabancılaştırır? 

 

1. Devletin Ontolojik Temeli: İlişki Biçimi Olarak Devlet 

 

Modern siyasal düşüncede devlet çoğunlukla tarafsız bir araç, toplumsal çatışmaları düzenleyen nötr bir aygıt ya da sınıflarüstü bir hakem olarak kavramsallaştırılır. Liberal gelenekte bu anlayış, devleti bireysel hak ve özgürlüklerin güvencesi olarak sunarken; klasik Marksist gelenekte ise devlet, egemen sınıfın baskı aygıtı olarak tanımlanır. Bu iki yaklaşım arasındaki farklara rağmen ortak bir varsayım vardır: Devlet, özü itibarıyla ele geçirilebilen, dönüştürülebilen ve farklı sınıfsal içeriklerle doldurulabilen bir araçtır. 

 

Bu makale ise farklı bir noktadan hareket eder. Devlet burada bir araç değil, başlı başına bir ilişki biçimi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Devlet, yalnızca kimlerin yönettiğiyle değil, nasıl bir toplumsal ilişkiyi varsaydığı ve yeniden ürettiğiyle tanımlanır. Bu ilişki biçimi üç temel ontolojik ayrım üzerine kuruludur: yöneten–yönetilen, karar alan–karara tabi olan ve merkez–çevre. Bu ayrımlar, devletin tarihsel biçimleri arasında değişse de, devletli toplumun ontolojik çekirdeğini oluşturur. 

 

Devletin ortaya çıkışı, yalnızca zorun kurumsallaşmasıyla değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin içkin olarak bölünmesiyle ilgilidir. Toplum, kendi kendini düzenleme kapasitesini yitirir; bu kapasite, toplumun dışında ve üstünde konumlanan bir merkeze devredilir. Böylece siyaset, gündelik yaşamdan koparılır; karar alma, temsil ve yönetim ayrı bir uzmanlık alanı hâline gelir. Bu kopuş, yabancılaşmanın ilk ve temel momentidir. 

 

2. Temsil, Hukuk ve Yabancılaşmanın Kurumsallaşması 

 

Devletin yabancılaştırıcı karakteri en berrak biçimini temsil mekanizmasında bulur. Temsil, görünürde katılımın bir biçimi olarak sunulsa da, özünde siyasal iradenin devredilmesi anlamına gelir. Temsil edilen özne, kendi adına karar verme yetkisini kaybeder; siyaset, bir etkinlik olmaktan çıkar, izlenen bir sürece dönüşür. Bu durum, yalnızca liberal parlamenter rejimlere özgü değildir. Parti-devlet biçiminde örgütlenen sosyalist deneyimlerde de temsil, farklı bir ideolojik çerçeve içinde benzer bir yabancılaşma üretmiştir. 

 

Hukuk ise bu yabancılaşmayı kalıcılaştıran ikinci temel mekanizmadır. Hukuk, toplumsal ilişkileri etik ve içkin normlar üzerinden değil, soyut ve genelleştirilmiş kurallar üzerinden düzenler. Bu soyutlama, eşitlik vaadiyle sunulsa da, somut eşitsizlikleri görünmez kılar. Hukuk önünde eşitlik, toplumsal güç ilişkilerini askıya almaz; tersine, onları normalleştirir. Böylece hukuk, adaletin değil düzenin garantisi hâline gelir. 

 

Bu bağlamda devlet, yalnızca zor kullanan bir aygıt değil; toplumu kendisine bağımlı kılan bir düzen üreticisidir. Toplum, kendi içsel normlarını ve çözüm mekanizmalarını kaybettikçe, devlete daha fazla ihtiyaç duyar. Bu döngü, yabancılaşmanın derinleşmesini beraberinde getirir. 

 

3. Sosyalist Devletin Açmazı: Neden İstisna Olamaz? 

 

Sosyalist gelenek içinde devletin bu yabancılaştırıcı niteliğine karşı geliştirilen temel savunma, devletin sınıfsal karakterine yapılan vurgudur. Buna göre burjuva devlet yıkıldığında ve yerine işçi sınıfının devleti kurulduğunda, devlet artık yabancılaştırıcı bir aygıt olmaktan çıkacak; tarihsel görevini tamamladıktan sonra sönümlenecektir. Ancak tarihsel deneyimler, bu varsayımın gerçekleşmediğini göstermiştir. 

 

Sovyet deneyimi, bu açıdan yalnızca tarihsel bir örnek değil, teorik bir uyarıdır. Parti-devlet bütünleşmesi, başlangıçta devrimi savunma gerekçesiyle meşrulaştırılmış; ancak zamanla siyasal karar alma süreçleri toplumsal tabandan kopmuştur. Devlet aygıtı büyümüş, bürokrasi kalıcılaşmış ve siyaset yeniden ayrı bir alan hâline gelmiştir. Bu durum, bireysel hatalarla ya da dış kuşatmayla açıklanamayacak kadar yapısaldır. 

 

Sorun, devletin kimin elinde olduğundan ziyade, devlet biçiminin kendisindedir. Devlet, süreklilik, merkezileşme ve uzmanlaşma talep eder. Bu talepler, ister istemez iktidar birikimine yol açar. İktidar biriktiği anda ise, toplum ile siyasal karar alma arasındaki mesafe yeniden üretilir. Bu nedenle sosyalist devlet, niyetinden bağımsız olarak, yabancılaştırıcı bir ilişki biçimi olmaktan çıkamaz. 

 

4. Ara Sonuç: Devletin Aşılması Sorunu

 

Bu bölüm, metodolojik olarakde ortaya konulan temel argüman şudur: Devlet, tarihsel biçimlerinden bağımsız olarak, toplumsal ilişkilerin bölünmesine dayanır ve bu bölünmeyi yeniden üretir. Bu nedenle devlet, dönüştürülebilecek nötr bir araç değil; aşılması gereken ontolojik bir formdur. Bu tespit, siyasetin bütünüyle reddi anlamına gelmez. Aksine, siyasetin devlet biçiminden kurtarılmasını zorunlu kılar. 

 

Bu noktada temel soru şudur: Devletin aşılması ne anlama gelir ve bu aşılma hangi toplumsal form üzerinden mümkündür? Bir sonraki bölüm, bu soruya komün kavramı üzerinden yanıt arayacaktır.

 

II.Bu bölümde geliştirilen devlet eleştirisi, devleti tarihsel olarak aşılabilir bir kurumdan ziyade, belirli toplumsal ilişkilerin zorunlu bir biçimi olarak ele alır. Bu yaklaşım, devletsizliğin ütopik bir varsayım olduğu yönündeki itirazlara karşı, devlet biçiminin neden her durumda yabancılaştırıcı sonuçlar ürettiğini ontolojik düzlemde temellendirmeyi amaçlar.

 

II.Birinci bölümde çizilen ontolojik çerçeve, bu bölümde devlet biçiminin neden yapısal olarak yabancılaştırıcı olduğunu tartışmak için derinleştirilmektedir.

 

II. Komün: Demokrasi ve Cumhuriyetin Aşılması 

 

1. Komün Demokrasi Değildir 

 

Komün kavramı sıklıkla doğrudan demokrasiyle özdeşleştirilir. Bu özdeşlik, temsili demokrasinin eleştirisini aşamayan bir siyasal hayal gücünün ürünüdür. Oysa demokrasi, hangi biçimi alırsa alsın, karar alma süreçlerinin çoğunluk ilkesine dayanması anlamına gelir. Çoğunluk, burada yalnızca teknik bir yöntem değil; siyasal hakikatin kaynağı olarak kurulur. Bu durum, azınlığın sürekli olarak tabi kılınmasını ve siyasal kararın nicel bir ölçüte indirgenmesini beraberinde getirir. 

 

Komün ise çoğunluk mantığına dayanmaz. Komünde mesele, kimin kazandığı değil, ilişkinin nasıl kurulduğudur. Karar, bir iradeler toplamı değil; ortak yaşamın sürekliliğini sağlayan bir uzlaşma sürecidir. Bu nedenle komün, katılımın genişletilmiş bir biçimi değil; siyasal öznenin kendisinin dönüşümüdür. Demokrasi, yönetme biçimini tartışırken; komün, yönetme fikrinin kendisini sorgular.

 

Bu bağlamda komün, demokrasinin radikalleştirilmiş bir versiyonu değil; demokrasinin dayandığı siyasal ontolojinin aşılmasıdır. Demokrasi, karar alma yetkisini meşrulaştırırken; komün, bu yetkinin ayrı bir alana dönüşmesini engeller. 

 

2. Komün Neden Bir Yönetim Biçimi Değildir? 

 

Komünü bir yönetim biçimi olarak tanımlamak, onu devletli düşüncenin kategorileri içine hapsetmek anlamına gelir. Yönetim, yöneten ile yönetilen arasındaki ayrımı varsayar. Oysa komün, bu ayrımın kendisini geçersiz kılar. Komünde kimse yönetmez; birlikte yaşama pratikleri sürekli olarak yeniden kurulur. 

 

Bu nedenle komün, kurumsal bir mimari değil; ontolojik bir ilişkilenme biçimidir. İktidarın merkezileşmesini engelleyen şey, denetim mekanizmalarının çokluğu değil; iktidarın oluşmasına izin vermeyen bir toplumsal dokudur. Roller geçicidir, görevler kalıcı değildir ve bilgi mülkiyet hâline gelemez. Komün, bu özellikleriyle süreklilikten ziyade devinime dayanır. 

 

Komünün siyasal gücü, kararların hızlı ya da etkili olmasından değil; karar alma sürecinin toplumsal yaşamdan kopmamasından kaynaklanır. Siyaset, ayrı bir alan olarak kurumsallaşmadığı ölçüde, yabancılaşma üretmez. Bu açıdan komün, siyasetin toplumsal yaşamla yeniden iç içe geçirilmesidir. 

 

3. Cumhuriyet Neden Yetmez? 

 

Cumhuriyet, tarihsel olarak monarşik egemenliğin reddi ve yurttaşlık ilkesinin tesisi anlamına gelmiştir. Ancak cumhuriyet, egemenliğin kaynağını değiştirse de, egemenlik fikrinin kendisini ortadan kaldırmaz. Egemenlik, artık bir hanedana değil; soyut bir halk fikrine atfedilir. Bu soyutlama, yurttaşların eşitliği iddiasını taşırken, maddi ve toplumsal eşitsizlikleri perdeleyen bir işlev görür. 

 

Cumhuriyetçi siyasal düzen, hukuku ve temsili merkezine alır. Yurttaş, siyasal özne olmaktan ziyade, hak sahibi bir nesne olarak tanımlanır. Haklar, yaşanan ilişkilerden değil; anayasal metinlerden türetilir. Bu durum, siyasal yaşamı canlı bir pratik olmaktan çıkararak, normatif bir çerçeveye hapseder. 

 

Komün, bu anlamda cumhuriyetin tamamlayıcısı değil; onun sınırlarının ötesinde bir siyasal imkândır. Yurttaşlık yerine birlikte-var-oluşu, hak yerine sorumluluğu, hukuk yerine etik ilişkiyi merkeze alır. Bu nedenle komün, cumhuriyetin daha katılımcı bir biçimi olarak değil; cumhuriyetin dayandığı siyasal varsayımların aşılması olarak düşünülmelidir. 

 

4. Ara Sonuç: Aşma Olarak Komün 

 

Bu bölüm, metodolojik olarakde savunulan temel tez şudur: Komün, demokrasi ve cumhuriyetin eksiklerini gideren bir model değil; bu siyasal formların dayandığı ontolojik zemini aşan bir toplumsal ilişkilenme biçimidir. Demokrasi çoğunluk aracılığıyla, cumhuriyet ise hukuk ve temsil yoluyla siyasal düzen kurarken; komün, düzen fikrinin kendisini toplumsal ilişkilerin içkinliğine geri çağırır. 

 

Bu tespit, komünü tarihsel bir istisna ya da romantik bir yerel deneyim olarak değil; devletli siyasetin ötesinde evrensel bir imkân olarak düşünmeyi zorunlu kılar. Bir sonraki bölüm, bu imkânın en tartışmalı başlığına odaklanacaktır: Geçiş devleti mümkün müdür? 

 

III. Devlet eleştirisinin ardından, bu bölüm komünal olanın zor, savunma ve süreklilik sorunlarıyla nasıl yüzleştiğini ele alır. 

 

III. Geçiş Devleti Mümkün mü? 

 

1. “Geçiş” Kavramının Teorik Açmazı 

 

Sosyalist siyasal düşüncede “geçiş devleti” kavramı, devletin zorunlu ancak geçici bir araç olduğu varsayımına dayanır. Buna göre kapitalist devlet yıkıldıktan sonra, sınıfsız topluma ulaşana dek işçi sınıfının kendi devletine ihtiyaç vardır. Bu devlet, eski egemenlik biçimlerinden farklı olarak, sömürücü sınıfları bastıracak; toplumsal dönüşüm tamamlandığında ise kendiliğinden sönümlenecektir. İlk bakışta tutarlı görünen bu şema, devletin ontolojik karakteri göz önüne alındığında ciddi bir çelişki barındırır. 

 

“Geçiş” kavramı, devletin araçsal bir biçimde kullanılabileceğini varsayar. Oysa devlet, yalnızca belirli amaçlara hizmet eden nötr bir mekanizma değildir; süreklilik, merkezileşme ve uzmanlaşma talep eden bir ilişki biçimidir. Bu talepler, geçicilik iddiasıyla doğrudan çelişir. Devletin işleyebilmesi için karar alma yetkisinin belirli merkezlerde toplanması, zorun kurumsallaşması ve yönetimin profesyonelleşmesi gerekir. Bu koşullar altında devletin geçici kalması değil, tersine kalıcılaşması beklenmelidir. 

 

Bu nedenle “geçiş devleti” fikri, devleti aşmanın değil; devletle yaşamayı ertelemenin teorik ifadesi hâline gelir. Özgürleşme, sürekli olarak geleceğe havale edilir; mevcut iktidar ilişkileri ise zorunluluk gerekçesiyle meşrulaştırılır. 

 

2. Leninist Miras ve Erteleme Mantığı 

 

Leninist siyasal gelenek, geçiş devleti tartışmasının merkezinde yer alır. Bu gelenekte devlet, devrimin kazanımlarını korumak için zorunlu bir savunma aygıtı olarak kavramsallaştırılır. Parti ise bu devletin kurucu ve yönlendirici öznesidir. Ancak bu modelde temel bir varsayım vardır: Toplum, kendi kendini yönetme kapasitesine henüz sahip değildir ve bu kapasite, devlet eliyle inşa edilmelidir. 

 

Bu varsayım, komünal öz-yönetimi tarihsel olarak ikincil bir konuma iter. Toplumsal özerklik, devrimin ilk anında değil; belirsiz bir gelecekte mümkün olacaktır. Böylece devrim, bir kopuş olmaktan çıkar; disiplin, merkezileşme ve itaat üzerinden ilerleyen uzun bir geçiş sürecine dönüşür.

 

Tarihsel deneyimler, bu erteleme mantığının geçici olmadığını göstermiştir. Parti-devlet aygıtı güçlendikçe, toplumsal inisiyatif daralmış; siyaset yeniden ayrı bir uzmanlık alanı hâline gelmiştir. Devletin sönümlenmesi bir hedef olarak dile getirilmiş, ancak bu hedefe ulaşmayı mümkün kılacak toplumsal ilişkiler sürekli olarak bastırılmıştır.

 

3. Devlet Dışı Bir Geçiş Mümkün mü? 

 

Geçiş devleti fikrinin karşısına konulması gereken soru şudur: Geçiş mutlaka devlet aracılığıyla mı gerçekleşir? Bu makale, bu soruya olumsuz yanıt verir. Geçiş, bir devlet biçimi değil; bir toplumsal dönüşüm süreci olarak ele alınmalıdır. Bu dönüşüm, devletin kurulmasıyla değil; devletin işlevsizleştirilmesiyle ilerler. 

 

Devlet dışı bir geçiş, komünal ilişkilerin eşzamanlı olarak kurulmasını ve genişletilmesini gerektirir. Bu süreçte devlet, ele geçirilmesi gereken bir aygıt değil; aşılması gereken bir engel olarak konumlanır. Geçiş, yukarıdan aşağıya inşa edilen bir düzen değil; aşağıdan yukarıya yayılan bir ilişkiler ağının sonucudur. 

 

Bu perspektifte devrim, tek bir tarihsel ana indirgenmez. Devrim, komünal pratiklerin sürekliliği içinde, devletli ilişkilerin aşamalı olarak çözülmesi anlamına gelir. Böylece “önce devlet, sonra özgürlük” sıralaması tersine çevrilir: özgürleşme, devletin kurulmasından sonra değil; devletin etkisizleştiği ölçüde mümkün hâle gelir. 

 

4. Ara Sonuç: Geçiş Devleti Değil, Devletin Aşılması 

 

Bu bölüm, metodolojik olarakde savunulan temel tez şudur: Geçiş devleti kavramı, devletin ontolojik karakteriyle bağdaşmaz. Devlet, geçici bir araç olarak kullanılamaz; çünkü kendi yeniden üretim mantığına sahiptir. Bu nedenle özgürleşme süreci, devletin inşasına değil; komünal ilişkilerin yaygınlaşmasına dayanmalıdır. 

 

Bu tespit, zor ve savunma meselesini yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Devletin yokluğunda toplumsal savunma nasıl örgütlenir? Bir sonraki bölüm, devletsiz zor ve komünal savunma sorununu ele alacaktır. 

 

IV.Önceki bölümde ortaya konan savunma ve zor tartışması, burada adalet, suç ve onarım meselesiyle tamamlanmaktadır. 

 

IV. Devletsiz Zor: Savunma Komünde Nasıl Örgütlenir? 

 

1. Devletsiz Şiddet Sorunu: Tabu ile Kutsallık Arasında 

 

Devletin aşılması fikri, zor ve şiddet meselesini kaçınılmaz olarak gündeme getirir. Modern siyasal düşüncede şiddet iki karşıt uç arasında ele alınır. Liberal perspektif, şiddeti meşru tekeline sahip olan devleti zorunlu bir güvenlik aygıtı olarak sunarken; devletsiz şiddeti kaos, düzensizlik ve linç ile özdeşleştirir. Buna karşılık devletçi-devrimci gelenek, şiddeti tarihsel zorunluluk olarak kutsallaştırma eğilimi taşır. Her iki yaklaşım da şiddeti toplumsal ilişkilerden kopararak, ya mutlak bir tabu ya da yüceltilmiş bir araç hâline getirir. 

 

Komünal perspektif bu ikiliği reddeder. Zor, ne ahlaki bir ideal ne de kaçınılmaz bir kaderdir. Şiddet, toplumsal ilişkilerin kopuş anlarında ortaya çıkan bir olgudur ve ancak bu kopuşu onarmaya yönelik sınırlı bir işlevle anlam kazanabilir. Devletsiz bir toplumda mesele, şiddetin yokluğu değil; şiddetin iktidara dönüşmesinin engellenmesidir. 

 

2. Devletin Zor Tekeli ve Yabancılaşma 

 

Devletin ayırt edici özelliği, zor kullanma yetkisini merkezîleştirmesi ve kurumsallaştırmasıdır. Bu merkezileşme, güvenlik vaadiyle meşrulaştırılır. Ancak zorun kurumsallaşması, toplumsal savunmanın topluluktan kopması anlamına gelir. Güvenlik, toplumsal bir sorumluluk olmaktan çıkar; profesyonel bir aygıtın uzmanlık alanına dönüşür.

 

Bu dönüşüm, iki yönlü bir yabancılaşma üretir. Bir yandan toplum, kendi savunma kapasitesini yitirir; diğer yandan zor aygıtı, denetim dışı bir güç hâline gelir. Ordu ve polis gibi kurumlar, yalnızca dış tehditlere karşı değil, bizzat toplumun kendisine karşı da kullanılabilir. Tarihsel olarak devletli toplumlarda zorun, güvenliği sağlamaktan ziyade düzeni ve itaati tesis etmesi bu yapısal özelliğin sonucudur. 

 

3. Komünde Savunmanın İlkeleri 

 

Komünal bir toplumsal düzende savunma, ayrı ve kalıcı bir kurum olarak örgütlenemez. Savunmanın komünal niteliği, onun geçici, kolektif ve sürekli denetime açık olmasıyla mümkündür. Bu bağlamda komünal savunmanın üç temel ilkesi öne çıkar. 

 

Birincisi, geçicilik ilkesidir. Savunma yapıları, belirli tehditler karşısında ve sınırlı sürelerle oluşturulur. Kalıcı savunma aygıtları, zorun kurumsallaşmasına ve dolayısıyla iktidar birikimine yol açar. 

 

İkincisi, kolektiflik ilkesidir. Savunma, profesyonel bir grubun tekelinde olamaz. Silah kullanımı, uzmanlaşmış bir meslek hâline gelmediği ölçüde iktidar üretmez. Savunma sorumluluğu, topluluğun bütününe aittir. 

 

Üçüncüsü, denetlenebilirlik ilkesidir. Savunma pratikleri, komünün ortak kararlarına ve sürekli geri çağrılabilirliğe tabidir. Savunmayı üstlenenler, topluluğun üzerinde değil; topluluğun içinde konumlanır. 

 

4. Silahlanma Toplumsallaşabilir mi?

 

Silahlanma meselesi, devletsiz zor tartışmasının en kritik başlıklarından biridir. Silah, modern toplumlarda mülkiyetle ve iktidarla doğrudan ilişkilidir. Devlet, silahı merkezîleştirerek kendi zor tekelini kurar; bireysel silahlanma ise çoğu zaman bu tekelin parçalanmış ve denetimsiz bir uzantısı hâline gelir.

 

Komünal perspektifte silah, ne bireysel mülkiyet ne de kalıcı bir güç sembolü olabilir. Silahlanmanın toplumsallaşması, silahın kullanım amacının, süresinin ve sınırlarının kolektif olarak belirlenmesi anlamına gelir. Silah, tehdit ortadan kalktığında geri çekilir; gündelik yaşamın parçası hâline gelmez. Bu şekilde silah, iktidar üretme kapasitesini yitirir. 

 

5. Ara Sonuç: Devletsiz Zor Mümkündür, Ama Kurumsallaşamaz 

 

Bu bölüm, metodolojik olarakün temel savı şudur: Devletsiz bir toplumda zor bütünüyle ortadan kalkmaz; ancak iktidara dönüşmesi engellenebilir. Bu engelleme, ahlaki çağrılarla değil; savunmanın geçici, kolektif ve denetlenebilir biçimde örgütlenmesiyle mümkündür. Zor, bu koşullar altında toplumsal savunmanın sınırlı bir momenti olarak kalır.

 

Bu tespit, komünal düzenin içsel çatışmaları nasıl ele alacağı sorusunu gündeme getirir. Komün içinde suç nasıl tanımlanır, ceza nasıl ele alınır ve onarım hangi mekanizmalarla sağlanır? Bir sonraki bölüm, komün içi suç ve adalet meselesine odaklanacaktır.

 

V.Bu bölümde komünün içsel risklerine odaklanılması, iktidar sorununu yalnızca devlete dışsallaştıran yaklaşımlara yöneltilmiş örtük bir eleştiridir. Amaç, komünü idealize etmek değil; iktidarın toplumsal ilişkiler düzeyinde nasıl yeniden üretilebildiğini görünür kılmaktır. 

 

V.Bu noktada tartışma, komünün içsel risklerine; özellikle iktidar ve merkezileşme tehlikesine yönelmektedir. 

 

V. Komün İçi Suç, Ceza ve Onarım 

 

1. Suçun Ontolojik Tanımı: İlişkinin Kopuşu 

 

Devletli toplumlarda suç, hukukun ihlali olarak tanımlanır. Bu tanım, suçu bireysel bir sapma ya da norm dışı davranış olarak ele alır ve toplumsal bağlamından soyutlar. Hukuk ihlali, otomatik olarak cezayı çağırır; ceza ise düzenin yeniden tesis edilmesinin temel aracı hâline gelir. Bu yaklaşım, suçun nedenlerini değil, sonuçlarını hedef alır ve böylece yabancılaşmayı derinleştirir. 

 

Komünal perspektifte suç, öncelikle bir hukuk ihlali değil; toplumsal ilişkinin kopuşu olarak kavramsallaştırılır. Bu makalede belirleyici olan, yazılı normların çiğnenmesi değil, birlikte-var-oluşun zarar görmesidir. Suç, bireyin topluluğa yabancılaşmasının bir sonucu olarak ele alınır ve bu yabancılaşma yeniden ilişki kurularak aşılmaya çalışılır. 

 

Bu yaklaşım, suçu bireysel ahlaksızlıkla açıklamaz. Aksine, komün içindeki eşitsizlikler, güç yoğunlaşmaları ve iletişim kopuklukları suçun toplumsal koşulları olarak değerlendirilir. Böylece suç, bastırılması gereken bir tehdit değil; çözülmesi gereken bir ilişki sorunu hâline gelir. 

 

2. Ceza Neden İktidar Üretir? 

 

Ceza, modern toplumlarda yalnızca yaptırım değil; iktidarın kurucu bir aracıdır. Hapis, infaz ve disiplin mekanizmaları, bireyi toplumdan soyutlayarak düzen üretir. Bu mekanizmalar, suçu ortadan kaldırmaz; aksine suçu yöneten, sınıflandıran ve sürekli yeniden üreten bir sistem kurar.

 

Komünal bakış açısından ceza, üç nedenle sorunludur. Birincisi, ceza kararının verilmesi, karar veren ile kararın muhatabı arasında hiyerarşik bir ilişki kurar. İkincisi, ceza uygulaması uzmanlaşmayı ve kalıcı rollerin oluşmasını teşvik eder. Üçüncüsü ise ceza, onarım yerine dışlama üretir. Bu üç unsur bir araya geldiğinde, ceza kaçınılmaz olarak iktidar birikimine yol açar. 

 

Bu nedenle komün, cezayı bir çözüm yöntemi olarak benimseyemez. Ceza, komünal ilişkilerin sürekliliğini değil; devletli düzenin mantığını yeniden üretir.

 

3. Onarıcı Adalet ve Kolektif Sorumluluk 

 

Komün içi adalet, cezalandırıcı değil; onarıcı bir karakter taşır. Onarıcı adalet, zararın telafisini ve ilişkinin yeniden kurulmasını merkeze alır. Bu süreçte amaç, failin dışlanması değil; topluluğa yeniden bağlanmasıdır. 

 

Onarım süreci bireysel değil kolektiftir. Zarar gören, zarar veren ve topluluk birlikte sürece dâhil olur. Bu katılım, yalnızca karar alma aşamasında değil; sorumluluğun paylaşılmasında da kendini gösterir. Böylece suç, bireyin sırtına yüklenen bir etik borç olmaktan çıkar; topluluğun birlikte üstlendiği bir onarım sürecine dönüşür. 

 

Alevi ontolojisinde karşılığını bulan düşkünlük kavramı, bu yaklaşımın tarihsel bir örneğini sunar. Düşkünlük, kalıcı bir dışlama değil; geçici bir mesafe ve yeniden bağlanma sürecidir. Bu süreçte belirleyici olan, cezanın ağırlığı değil; ilişkinin yeniden kurulup kurulmadığıdır. 

 

4. Sınırlar ve Zorunlu Müdahale Sorunu 

 

Komünal adaletin sınırları da vardır. Süreklilik arz eden şiddet, topluluğun varlığını tehdit eden eylemler ya da onarım süreçlerini reddeden davranışlar karşısında komün, kendini savunmak zorundadır. Ancak bu savunma, kalıcı cezalandırma mekanizmalarına dönüşemez. 

 

Bu tür durumlarda alınan önlemler geçici, açık ve kolektif kararlara dayanır. Amaç, bireyi mutlak biçimde dışlamak değil; topluluğun zarar görmesini engellemektir. Bu sınır, komünal düzenin etik olduğu kadar ontolojik bir gereğidir.

 

5. Ara Sonuç: Ceza Yerine İlişkinin Yeniden Kuruluşu 

 

Bu bölüm, metodolojik olarakün temel sonucu şudur: Komün, suçla mücadeleyi ceza üzerinden değil; ilişkinin onarımı üzerinden kurar. Ceza iktidar üretirken, onarım ilişkiyi güçlendirir. Bu nedenle komünal adalet, hukuki bir sistem değil; canlı bir toplumsal pratiktir. 

 

Bu yaklaşım, komün içinde iktidar birikiminin nasıl engelleneceği sorusunu doğrudan gündeme getirir. Ceza yoksa, denetim nasıl sağlanacaktır? Bir sonraki bölüm, komün içi iktidar birikiminin önlenmesi sorununu ele alacaktır. 

 

VI.Komün içi iktidar riskinin ardından, partiyle kurulacak ilişkinin sınırları bu bölümde ele alınmaktadır.

 

VI. Komün İçi İktidar Birikimi Nasıl Engellenir? 

 

1. İktidarın Kaynağı Olarak Süreklilik, Rol ve Bilgi 

 

Komünal düzenin karşı karşıya olduğu en temel risk, iktidarın açık zor biçimlerinde değil; görünmez ve dolaylı yoğunlaşma biçimlerinde ortaya çıkmasıdır. İktidar, çoğu zaman resmi yetkilerden ziyade süreklilik, rol sahipliği ve bilgi asimetrileri üzerinden birikir. Bu nedenle komün içi iktidar sorununu yalnızca baskı ya da zor üzerinden ele almak yetersizdir. 

 

Süreklilik, komünal ilişkilerde kritik bir eşiktir. Aynı kişilerin uzun süre aynı görevleri üstlenmesi, görevlerin teknikleşmesi ve bilgi birikiminin belirli ellerde toplanması, temsil ve hiyerarşi üretmeden iktidar yoğunlaşmasına yol açabilir. Bu süreç, niyetten bağımsız olarak işler. İyi niyet, iktidarın oluşmasını engellemez; çünkü sorun bireysel ahlakta değil, toplumsal ilişkilerin biçimindedir. 

 

2. Uzmanlaşma ve Karizmanın İktidara Dönüşümü 

 

Modern siyasal yapılarda iktidar çoğu zaman uzmanlık ve karizma üzerinden meşrulaştırılır. Komünal yapılarda da benzer bir risk mevcuttur. Belirli kişilerin daha fazla deneyime, bilgiye ya da hitabet gücüne sahip olması, zamanla fiili bir yönlendirme kapasitesi yaratabilir. Bu kapasite resmî bir yetkiye dönüşmese bile, karar alma süreçlerini belirleyici biçimde etkileyebilir.

 

Bu nedenle komün, uzmanlaşmayı bütünüyle reddetmez; ancak uzmanlığın kalıcı bir konuma dönüşmesine izin vermez. Bilgi, kişisel bir sermaye değil; paylaşılması ve dolaşıma sokulması gereken kolektif bir kaynaktır. Uzmanlık, geçici bir işlev olarak tanımlandığı ölçüde komünal ilişkilere hizmet eder; kalıcılaştığında ise iktidar üretir. 

 

Karizma da benzer bir işlev görür. Karizmatik özneler, temsil üretmeden de yönlendirme gücü kazanabilir. Komünal denge, bu tür kişisel yoğunlaşmaları kişisel etikle değil; yapısal önlemlerle sınırlar.

 

3. Geçicilik, Geri Çağrılabilirlik ve Rol Döngüsü

 

Komün içi iktidar birikimini engellemenin temel mekanizmaları geçicilik ve geri çağrılabilirliktir. Hiçbir görev, süreklilik arz eden bir pozisyona dönüşemez. Roller, belirli sürelerle ve açık biçimde tanımlanır; görev süresi dolduğunda otomatik olarak sona erer. 

 

Geri çağrılabilirlik, yalnızca bir denetim aracı değil; ontolojik bir ilkedir. Bu ilke, hiçbir işlevin kişiye ait olmadığını, işlevin her zaman topluluğa ait olduğunu ifade eder. Böylece rol ile kişi arasındaki bağ zayıflatılır; iktidarın kişiselleşmesi engellenir.

 

Rol döngüsü, aynı kişilerin sürekli olarak merkezî işlevleri üstlenmesini önler. Döngüsel görev dağılımı, yalnızca eşitliği değil; kolektif yetkinliği de artırır. Komün, bu sayede bilgi ve deneyimi yaygınlaştırır. 

 

4. Ahlaki Denetim Değil, Ontolojik Sınır 

 

Komünal yapılar çoğu zaman ahlaki saflık beklentisiyle idealize edilir. Oysa iktidar sorunu ahlaki değil; ontolojiktir. İnsanların iyi ya da kötü olması, iktidarın oluşumunu belirlemez. Belirleyici olan, iktidarın hangi toplumsal koşullarda mümkün kılındığıdır.

 

Bu nedenle komün, bireylerin erdemine değil; ilişkilerin biçimine güvenir. Denetim, dışsal bir kontrol mekanizması olarak değil; içkin sınırlar aracılığıyla işler. Temsilin yokluğu, kalıcı rollerin reddi ve karar süreçlerinin şeffaflığı, bu içkin sınırların temel unsurlarıdır.

 

Alevi ontolojisinde ifadesini bulan “dede de düşkün olabilir” ilkesi, bu yaklaşımın tarihsel bir karşılığıdır. Bu ilke, hiçbir konumun dokunulmaz olmadığını ve iktidarın kutsanamayacağını ontolojik olarak güvence altına alır. 

 

5. Ara Sonuç: İktidarın Denetimi Değil, Oluşumunun Engellenmesi 

 

Bu bölüm, metodolojik olarakün temel sonucu şudur: Komün, iktidarı kontrol eden bir mekanizma kurmaz; iktidarın oluşmasını engelleyen bir toplumsal doku inşa eder. Süreklilik, uzmanlaşma ve kişiselleşme sınırlandığı ölçüde iktidar birikimi yapısal olarak engellenebilir. 

 

Bu tespit, komün ile parti arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusunu doğrudan gündeme getirir. Komün iktidar üretmezse, parti ne yapar? Bir sonraki bölüm, parti–komün ilişkisini bu sorular üzerinden ele alacaktır. 

 

VII.Parti–komün ilişkisinin tanımlanması, ölçek ve genelleşme sorununu zorunlu olarak gündeme getirir. 

 

VII. Bölüm – Parti Komünle Nasıl İlişki Kurar Ama Onun Yerine Geçmez? 

 

Bu bölüm, metodolojik olarak, komün–parti ilişkisinin tarihsel olarak neden sürekli bir ikame ve tahakküm krizine dönüştüğünü, bunun ontolojik nedenlerini ve aşılma koşullarını tartışır. Parti, komünün yerine geçen bir irade değil; komünal iradenin genelleşmesine hizmet eden, geçici ve geri çağrılabilir bir araç olarak konumlandırılır.

 

1. İkame Sorunu: Temsilin Yapısal Sapması

 

Partinin komünün yerine geçmesi, yalnızca kötü niyetli kadroların ya da yanlış örgüt kültürünün ürünü değildir. Temsil, süreklilik ve merkezileşme mantığı; komünün geçiciliği, yüz yüzelik ve eşitlik ilkeleriyle yapısal olarak çatışır. Parti, strateji üretme ve deneyim biriktirme işlevini üstlendiği ölçüde, bu birikimi komünün üzerine tahakküm kuran bir bilgi-iktidarına dönüştürme riski taşır. 

 

2. Parti Bir Araçtır: Süreklilik Değil Döngü 

 

Komün ontolojisinde kalıcı organ yoktur; bu ilke parti için de geçerlidir. Parti, sürekli bir “öncü” olarak değil; belirli tarihsel eşiklerde ortaya çıkan, işlevini tamamladığında geri çekilen bir örgütlenme biçimi olarak düşünülmelidir. Bu, partinin kendi sürekliliğini amaç edinmesini değil, komünal sürekliliği güvenceye almasını gerektirir. 

 

3. Geri Çağrılabilirlik ve Yetki Sınırı 

 

Parti kadroları, komünler tarafından açık yetkiyle görevlendirilir; bu yetki sınırlı, somut ve denetlenebilirdir. Parti, komün adına karar alamaz; yalnızca komünlerin aldığı kararların eşgüdümünü ve savunusunu üstlenir. Geri çağrılabilirlik, ahlaki bir talep değil, kurumsal bir zorunluluktur.

 

4. Bilgi Tekelinin Kırılması 

 

Tarihsel olarak partiler, teorik bilgi ve stratejik aklı merkezileştirerek komünleri edilgenleştirmiştir. Bu modelde teori, partinin mülkü değil; komünlerin ortak üretimidir. Parti, pedagojik bir merkez değil; karşılıklı öğrenmenin dolaşım kanalıdır. 

 

5. Alevi Ontolojisiyle Kesişim: Yol Dedenin Üstündedir 

 

Alevi yol öğretisinde dede, yolun sahibi değil hizmetkârıdır. Yol, dedeyi sınar; dede yoldan düşerse düşkün olur. Bu ilke, parti–komün ilişkisine doğrudan uygulanabilir: Parti, “yol” değildir; yol komündür. Parti, yolun üzerinde yürüdüğü sürece meşrudur. 

 

6. İkamesiz Genel İrade: Komün–Parti Ayrımı 

 

Parti, komünlerin genelleşmiş iradesini temsil etmez; onu görünür kılar. Bu fark, temsil ile aracılık arasındaki ontolojik ayrımdır. Temsil ikame eder; aracılık dolaşıma sokar. 

 

Bu çerçevede parti, komünün önünde yürüyen bir öncü değil; komünlerle birlikte yürüyen, gerektiğinde geride kalan bir kolektif akıl olarak yeniden tanımlanır. 

 

VIII.Örgütsel mimarinin kurulmasının ardından, bu bölüm söz konusu modelin neden güncel sol pratiklerde karşılık bulmakta zorlandığını sorgular. 

 

VIII. Bölüm – Komün–Parti–Federasyon Üçgeni Nasıl Kurulur? 

 

Bu bölüm, metodolojik olarak, komünün yerelliği ile toplumsal genellik arasındaki gerilimi; ikameye düşmeden, merkezileşmeden ve devletleşmeden nasıl aşılabileceğini tartışır. Komün, parti ve federasyon burada hiyerarşik basamaklar değil; farklı işlevlere sahip, karşılıklı sınırlayıcı ve denetleyici düzlemler olarak ele alınır.

 

1. Ölçek Sorunu: Yerellik ve Genellik Çelişkisi 

 

Komün, yüz yüze ilişkilere, somut yaşama ve doğrudan karara dayanır. Ancak kapitalist tahakküm yerel değildir; ulusal ve küresel ölçekte işler. Bu nedenle komünal iradenin genelleşmesi zorunludur. Federasyon, bu zorunluluğun ürünüdür; komünün aşılması değil, çoğaltılmasıdır. 

 

2. Federasyon Nedir, Ne Değildir? 

 

Federasyon, üst bir iktidar değil; komünler arası yatay eşgüdüm biçimidir. Yetkisi yoktur; bağlayıcılığı, komünlerin açık rızasına ve geri çekilme hakkına dayanır. Federasyon karar almaz; kararların dolaşımını sağlar. 

 

3. Parti Üçgende Nereye Düşer?

 

Parti, bu üçgende ne merkezdir ne de tepe. Parti; komünlerin deneyimini tarihsel süreklilik içinde biriktiren, federatif ilişkileri savunan ve karşı-devrimci tehditlere karşı ortak refleksi örgütleyen geçici bir araçtır. Parti, federasyonun yerine geçemez; federasyonu yönetemez.

 

4. Çift Yönlü Sınırlandırma Mekanizması 

 

Komün, parti ve federasyonu sınırlar. Federasyon, komünlerin içe kapanmasını engeller. Parti ise her iki düzlemde de yalnızca çağrıldığı sürece vardır. Bu karşılıklı sınırlama, iktidar birikimini yapısal olarak engelleyen temel ilkedir. 

 

5. Temsilin Reddi, Delegenin Yeniden Tanımı 

 

Bu modelde temsil yoktur; bağlayıcı vekâlet yoktur. Delege, komünün yerine karar vermez; komünün kararını taşır. Yetki kişide değil, karardadır.

 

6. Devletleşmeye Karşı Ontolojik Fren 

 

Merkezileşme, süreklilik ve profesyonelleşme; devletleşmenin üç ana damarını oluşturur. Komün–parti–federasyon üçgeni, bu damarları bilinçli olarak kesintiye uğratan bir ontolojik fren mekanizmasıdır. 

 

Bu üçgen, bir yönetim modeli değil; iktidarsızlaşmanın örgütsel formudur. Amaç düzen kurmak değil, tahakkümü sürekli olarak çözmektir.

 

IX.Bu bölüm, çalışmanın sol içi eleştirel boyutunu açığa çıkararak, önerilen modelin tarihsel deneyimlerden kopuk olmadığına işaret eder. Burada amaç, mevcut sol pratikleri dışsal olarak mahkûm etmek değil; onları mümkün kılan ontolojik kabulleri sorgulamaktır. 

 

IX.Bu eleştirel teşhisin ardından, Alevi ontolojisinin teorik önemi ve evrensel imkânı tartışmanın merkezine alınmaktadır. 

 

IX. Bölüm – Bu Model Neden Bugünün Solunda Bu Kadar Zor?

 

Bu bölüm, metodolojik olarak, komün merkezli, devletsiz ve ikamesiz bir politik modelin neden yalnızca iktidar tarafından değil, solun geniş kesimleri tarafından da dirençle karşılandığını tartışır. Zorluk, teorik yetersizlikten çok; tarihsel travmalar, örgütsel alışkanlıklar ve ontolojik kabullerle ilgilidir. 

 

1. Devletle Kurulan Travmatik Bağ 

 

20. yüzyıl deneyimleri, solun önemli bir kısmını devletle ikili bir ilişkiye mahkûm etmiştir: ya devleti ele geçirme arzusu ya da devlet karşısında sürekli savunmada olma hali. Bu ikilik, devletsiz bir siyasal tahayyülü “gerçekçi olmayan” olarak kodlar. Oysa sorun, devletin kimde olduğu değil; devlet biçiminin kendisinin yabancılaştırıcı olmasıdır. 

 

2. Kazanma İdeolojisi ve Sonuç Fetişizmi 

 

Bugünün solunda politika, çoğu zaman süreç değil sonuç odaklıdır. Seçim kazanmak, iktidarı almak, mevzi elde etmek; komünal ilişkilerin inşasının önüne geçirilir. Bu kazanma ideolojisi, araçların amaçları belirlemesine yol açar ve geçici çözümleri kalıcı tahakküm biçimlerine dönüştürür.

 

3. Profesyonel Devrimcilik ve Uzmanlaşma 

 

Parti ve örgütlerin sürekliliği, profesyonel kadrolar üretir. Bu kadrolar zamanla bilgi, deneyim ve ilişki ağlarını tekelleştirir. Komünal model ise bu profesyonelleşmeyi tehdit olarak görür. Bu nedenle komün, yalnızca dış iktidarlar için değil; sol içi iktidar biçimleri için de rahatsız edicidir.

 

4. Yenilgi Korkusu ve Güven Sorunu 

 

Devletsiz ve merkezsiz modeller, kontrol kaybı korkusunu tetikler. “Ya dağılırsa?”, “Ya karşı-devrim gelirse?” soruları, çoğu zaman haklı kaygılar gibi sunulur. Ancak bu sorular, genellikle merkeziyetçi yapıları meşrulaştıran bir güven eksikliği söylemine dönüşür. 

 

5. Ontolojik Kopuşun Zorluğu 

 

Komünal model, yalnızca yeni bir örgütlenme biçimi değil; insan, iktidar ve ilişki anlayışında köklü bir kopuş gerektirir. Modern solun önemli bir bölümü, farkında olmadan liberal-bürokratik ontolojiyi yeniden üretir. Bu nedenle komün, yalnızca politik değil; varoluşsal bir meydan okumadır.

 

6. Alevi Ontolojisinin Dışlanışı 

 

Alevi yol öğretisinin tarihsel olarak marjinalleştirilmesi, bu ontolojik alternatifin sol teoriye nüfuz etmesini engellemiştir. Oysa bu öğretide bulunan ikamesizlik, düşkünlük, yolun kişiden üstünlüğü gibi ilkeler; tam da solun çözemediği iktidar sorununa yanıtlar sunar. 

 

Bu nedenlerle komün merkezli model, bugünün solunda yalnızca “zor” değil; aynı zamanda rahatsız edici, sarsıcı ve dönüştürücüdür. Zorluğu buradan gelir. 

 

X.Bu bölümde Alevi ontolojisinin ele alınışı, kültürel özcülük ya da kimlik temelli bir ayrıcalık iddiası olarak değil; belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış, ancak ilkeleri itibarıyla genelleştirilebilir bir ontolojik imkân olarak temellendirilmektedir. 

 

X. Bölüm – Alevi Ontolojisi Neden Kilit ve Evrenselleştirilebilir mi? 

 

Bu bölüm, metodolojik olarak, makalenin teorik düğüm noktasını oluşturur. Alevi ontolojisi burada ne kültürel bir kimlik anlatısı ne de yerel bir inanç sistemi olarak ele alınır; iktidar, insan ve toplumsallık sorununa tarihsel olarak geliştirilmiş bütünlüklü bir ontolojik yanıt olarak kavramsallaştırılır. 

 

1. Ontoloji Olarak Alevilik: İnançtan İlişkiye 

 

Alevilikte esas olan, aşkın bir otoriteye itaat değil; insan–insan ve insan–doğa ilişkilerinin bütünlüğüdür. Hak, devlette ya da kutsal bir metinde değil; ilişkide ve yolun kendisinde tecelli eder. Bu nedenle Alevi ontolojisi, temsil ve ikameye yapısal olarak kapalıdır. 

 

2. Yol Kimseden Büyük: İktidarın Ontolojik Reddi

 

“Yol cümleden uludur” ilkesi, iktidarın kişide, kurumda ya da unvanda birikmesini ontolojik olarak engeller. Dede, pir ya da rehber; yolun sahibi değil, geçici hizmetkârıdır. Bu ilke, modern siyasetin çözemediği “liderlik” ve “otorite” sorununa radikal bir çözüm sunar. 

 

3. Düşkünlük Mekanizması: Ahlak Değil Yapı 

 

Düşkünlük, bireysel günahın cezalandırılması değil; yolun ihlaline karşı kolektif bir onarım ve sınır koyma pratiğidir. Bu mekanizma, ceza hukukuna dayanmadan toplumsal normların nasıl korunabileceğini gösterir. Ontolojik olarak bakıldığında düşkünlük, iktidarsız bir yaptırım biçimidir. 

 

4. Cinsiyet, Kimlik ve Evrensellik 

 

Alevi ontolojisinin cinsiyet, etnisite ve milliyet üstü yapısı; onu kapalı bir kimlik politikası olmaktan çıkarır. İnsan merkezciliği, belirli bir topluluğa değil; ilişki biçimine dayanır. Bu nedenle evrensellik, soyut bir genelleme değil; çoğaltılabilir bir ilişki modeli olarak ortaya çıkar. 

 

5. Yerelden Evrensele: Kültürel Özden Ontolojik İlkeye 

 

Alevi ontolojisinin evrenselleştirilebilirliği, biçimlerin değil ilkelerin taşınmasıyla mümkündür. Cem’in birebir kopyalanması değil; ikamesizlik, yüz yüzelik, geçicilik ve onarıcılık ilkelerinin farklı toplumsal bağlamlarda yeniden üretilmesi söz konusudur. 

 

6. Komünal Gelecek İçin Ontolojik Bir Zemin 

 

Bu makalede tartışılan komün–parti–federasyon modeli, Alevi ontolojisini referans alırken onu dondurmaz; tersine tarihsel bir imkân olarak yeniden açar. Alevilik burada geçmişin mirası değil; iktidarsız bir geleceğin ontolojik zemini olarak düşünülür. 

 

Sonuç olarak Alevi ontolojisi, modern solun yaşadığı iktidar, temsil ve devlet çıkmazına yerel ancak evrenselleştirilebilir bir yanıt sunar. Kilit oluşu buradadır. 

 

Sonuç – Bu Bir Program Değil, Bir Eşik 

 

Bu metin bir yönetim modeli, bir iktidar stratejisi ya da hazır bir devrim programı sunmuyor. Bilinçli olarak sunmuyor. Çünkü burada tartışılan şey, nasıl yöneteceğimiz değil; yönetme fikrinin kendisini aşmanın imkânıdır. 

 

Komün, demokrasi ya da cumhuriyetin daha “ileri” bir biçimi değildir. Onların tarihsel sınırına gelindiğinin adıdır. Devletin, temsilin, sürekliliğin ve ikamenin; özgürlük değil yabancılaşma ürettiği bir eşiği işaret eder. 

 

Bu nedenle komün, bir hedef değil; sürekli yeniden kurulan bir ilişki biçimidir. Parti bir özne değil, geçici bir araçtır. Federasyon bir üst iktidar değil, yatay bir dolaşımdır. Zor, savunmaya indirgenir; ceza onarıma. İktidar, kurumsallaşmadan önce dağıtılır. 

 

Alevi ontolojisi bu metinde bir kimlik referansı olarak değil; modern siyasetin çözemediği sorunlara verilmiş tarihsel bir yanıt olarak yer alır. Evrenselliği, kendini dayatmasından değil; çoğaltılabilir olmasından gelir. 

 

Dolayısıyla bu metin, “uygulanacak” bir reçete değil; bir çağrıdır. Devleti ele geçirmeye değil, devletle düşünmeyi bırakmaya çağırır. Kazanmaya değil, ilişkiyi dönüştürmeye çağırır. 

 

Eşik tam da buradadır: Ya iktidarı biraz daha “iyi” kullanmayı tartışacağız, ya da onu gereksiz kılacak ilişkileri kurmaya başlayacağız.

 

______________________________________________________________________________

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!