Atak Menü

CUMHURBAŞKANINA HAKARET SUÇLAMASIYLA YARGILANANLARA HUKUKSAL ÖNERİLER (M. Aybars Akdoğan)

CUMHURBAŞKANINA HAKARET SUÇLAMASIYLA YARGILANANLARA HU…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
02 Ekim 2026, 20:18 | Yazar: Muhammed Aybars Akdoğan | Kategori: Ülke
CUMHURBAŞKANINA HAKARET SUÇLAMASIYLA YARGILANANLARA HUKUKSAL ÖNERİLER (M. Aybars Akdoğan)

 

 

Siyasal bir başkaldırı niteliğindeki bu yazı, 25 Eylül 2026 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde hayatına son veren emekli Ali Şekeroğlu’na, cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla yargılanmakta olan komedyen Deniz Göktaş’a ve bütün mazlum ve mağdurlara armağandır._
 

Türkiye’de iktidara muhalif olanların karşı karşıya olduğu en somut tehditlerden biri, yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinde yer alan _“cumhurbaşkanına hakaret”_ suçundan yargılanıp özgürlüklerinden yoksun bırakılmaktır.
 

Otobüste arkadaşıyla sohbet ederken memleketin halinden yakınan bir vatandaşın üçüncü bir kişi tarafından ihbar edilmesi, bir köşe yazarının köşesinde yazdıkları, bir sokak röportajında ortaya koyulan gerçekler veya bir sosyal medya paylaşımında yer alan tespitler bu tehditle yüzleşmeye neden olabilen durumlardan bazılarıdır.
 

İçinde bulunulan şartlarda birçok yurttaşın ceza soruşturması korkusuyla düşüncelerini açıklamaktan kaçındığı bilinen bir olgudur.
 

Başından sonuna kadar gerçekleri ortaya koyan ve Tayyip Erdoğan ile Akın Gürlek’e de gönderilecek bu yazıda,
 

1- Türkiye Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanına hakaret suçunun işlenmesinin hukuken imkansız olduğu ortaya koyulmakta,
 

2- Vatandaşların zulme kitlesel olarak başkaldırmaları için örnek bir eylem ortaya koyulmaktadır.
 

Yazar, _“En iyi savunma taarruzdur.”_ ilkesinden hareketle ve cezalandırılmayı göze alarak gerçekleştirdiği bu eylemle mahkeme salonlarının savunma ve talep etme alanları olmaktan çıkartılarak gayrimeşru iktidarın meşruiyetinin topluca reddedildiği taarruz alanlarına dönüştürülmesini amaçlamaktadır.
 

Açıkça ortaya koymak gerekir ki; vatandaşların meşru bir yönetime ve meşru yasalara itaat etmeleri hukuki ve ahlaki bir yükümlülükse de meşru olmayan zalim bir yönetimin veya meşru olmayan bir yasanın varlığında bu yükümlülük ortadan kalkar. Hatta böyle bir durumda, gayrimeşru yönetime ve yasaya başkaldırmak ahlaki bir yükümlülük haline gelir.
 

İlerlemeden önce TCK’nın 299/1. maddesini görelim:
 

_“Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”_
 

Madde metninden kolaylıkla anlaşılacağı gibi bu suçun oluşabilmesi iki temel şarta bağlıdır:
 

1- Hakaret fiilinin varlığı,

2- Bu fiilin cumhurbaşkanına yönelmiş olması.
 

Bu şartlardan birinin dahi yerine gelmemiş olması suçun oluşmasına engeldir. Örnek verilecek olursa; cumhurbaşkanı olmayan bir kişiye _“Namussuz herif, milleti soyup soğana çevirdin, emeklinin anasını ağlattın.”_ cümlesini sarf etmek, cümlenin içeriği ne olursa olsun cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturmaz. Dolayısıyla, bu suçun oluşması öncelikle meşru bir cumhurbaşkanının varlığını gerektirir. Öyleyse işe, sürekli olarak kaçınılan bir tespitle başlamak gerekir: *Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru bir cumhurbaşkanı var mıdır?*
 

Bu tespit, 9 yıldan beri aşağıdaki şekilde ve kesin olarak yapılabilmektedir:
 

1- YSK’nın mühürsüz oyları geçerli saydığı yok hükmündeki kararıyla yürürlüğe sokulan *16 Nisan 2017 tarihli anayasa değişiklikleri yok hükmündedir. Olağanüstü hal şartlarında ve karşı çıkanların devlet gücüyle bastırılması suretiyle gerçekleştirilmiş olan bir anayasa değişikliği değil, anayasal düzene karşı hukuk dışı bir darbedir.*
 

2- Darbenin lideri olan ve iktidarını yok hükmündeki 16 Nisan 2017 tarihli anayasa değişikliklerine dayandıran *Recep Tayyip Erdoğan meşru cumhurbaşkanı değil, anayasal düzeni zorla ortadan kaldırmış ve devleti cebir ve hile ile ele geçirmiş bir zorbadır.*
 

3- Cumhurbaşkanlığı makamı işgal altında olduğundan Türkiye Cumhuriyeti meşru bir cumhurbaşkanına sahip değildir.
 

4- Cumhurbaşkanlığı makamını en az 16 Nisan 2017 tarihinden bu yana işgal etmekte olan Tayyip Erdoğan’a yöneltilen hakaretler veya isnatlar, cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturamaz.
 

Bu durum, Tayyip Erdoğan tarafından atanan ve bakan, vali gibi ünvanları haksız yere kullanan kişiler için de geçerlidir. Örneğin, Adalet Bakanı ünvanını kullanan ve 18 Eylül 2026 tarihinde _“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek. Bu konuda teşkilatlara, kıymetli teşkilat mensuplarımıza, dava arkadaşlarımıza, yol arkadaşlarımıza çok önemli sorumluluk düşüyor.”_ sözlerini sarf eden şahsa yöneltilecek hiçbir hakaret de kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturmaz.
 

Açıktır ki; gayrimeşru olarak Adalet Bakanı ünvanını kullanıp hakim ve savcıların atamalarını yapan kurulun başkanlığını yapan bir kişi tarafından dizayn edilen ceza yargısından çıkan kararlar da meşru değildir.
 

Durum bu kadar açık ve netken yapılması gereken de bir o kadar nettir: Durumun gerektirdiği tutum ve davranışları tutarlılık ve cesaretle hayata geçirmek.
 

Dolayısıyla; cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılanan bir vatandaş, sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu gibi gerekçelerle savunma yapmak yerine kendisine hakaret ettiği iddiasıyla suçlandığı kişinin cumhurbaşkanı olmadığını ve kendisini yargılayan mahkemenin meşru bir mahkeme olmadığını ortaya koymalıdır. [1]
 

Belirtmek gerekir ki; Tayyip Erdoğan’ın meşru cumhurbaşkanı olmadığı ve yargının siyasallaştırılarak iktidarın sopası haline getirildiği Özgür Özel tarafından da defalarca dile getirilmiş bir olgudur. Buradaki sorun, bu kişinin söyledikleri üzerine tutarlı bir siyasal, hukuksal ve düşünsel duruş inşa etmemesidir.
 

Bu durum istisnalar dışında bütün muhalefet liderleri, hukukçular ve kanaat önderleri (yazar, yorumcu, sendika veya baro başkanı gibi kamuoyu nezdinde etki sahibi kişiler) için de geçerlidir.
 

Öyle ki, meydanları dolduran halka _“Diplomasız Erdoğan”_ diye tempo tutturan ana muhalefet lideri, diplomasız olduğunu söylediği kişiyi seçime davet edebilmekte, buna karşın neredeyse hiçbir muhalefet lideri, hukukçu ve kanaat önderi _“Hayırdır, madem bu adamın diplomasız olduğunu ve hatta cunta başkanı, darbeci ve suç örgütü lideri olduğunu söylüyorsun nasıl oluyor da onu seçime davet ediyorsun?”_ diye sormamaktadır.
 

Bugün birçok muhalefet lideri, hukukçu ve kanaat önderi, Tayyip Erdoğan’ı seçime davet ederek ve bu kişinin karşısına çıkarılacak adayın kim olması gerektiğini tartışarak zulme boyun eğmekte ve bu kişiye sahip olmadığı bir meşruiyet atfetmektedir.
 

Bugün birçok muhalefet lideri, hukukçu ve kanaat önderi, Tayyip Erdoğan’dan bahsederken makama saygı gibi bir bahaneyle “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Erdoğan” gibi ifadeler kullanarak bu kişiye sahip olmadığı bir meşruiyet ve hak etmediği bir saygınlık atfetmektedir. [3]
 

Açıkça ortaya koymak gerekir ki, Tayyip Erdoğan’a “Sayın Cumhurbaşkanı” demek cumhurbaşkanlığı makamını yüceltmediği gibi makamın saygınlığını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Makama saygı bahanesinin arkasına sığınanların yaptığı tam olarak budur.
 

Bugün, ülkenin içinde bulunduğu durumun gerektirdikleri apaçık ortadayken [2], birçok muhalif figürün ve kanaat önderinin konuşmaktan, yazmaktan, tespitler yapmaktan ve içi boş meydan okumalardan başka hiçbir somut eylem ortaya koymaması, bu kişilerin birçoğunun muhalif kesimi oyalamakla görevli iktidar görevlileri olabileceği şüphesini uyandırmaktadır. Belirtmek gerekir ki; istihbarat teşkilatı da dahil olmak üzere devleti tepeden tırnağa ele geçirmiş bir yapının muhalefet partilerini ve muhalif medyayı kendi haline bırakacağını düşünmek ancak safdillik olur.
 

Bir devletin başta cumhurbaşkanlığı makamı olmak üzere işgal edilmiş olması büyük bir sorunsa da bundan daha büyük ve esaslı sorun muhalefet liderlerinin, hukukçuların ve kanaat önderlerinin bu işgali kabul edip halka da kabul ettirmesi, halkın da bu işgali kanıksayarak hayatını bu kabulle devam ettirmesidir.
 

Bugün birçok yurttaşın, gerçekleşmesi mümkün olmayan cumhurbaşkanına hakaret suçundan haksız ve hukuksuz olarak yargılanıp cezalandırılmasından daha büyük ve esaslı sorun, bu eylemin muhalif kesimin tamamı tarafından suç olarak kabul ediliyor olmasıdır. Zira bu eylemin suç olarak kabul edilmesi, Tayyip Erdoğan’ın meşru cumhurbaşkanı olarak tanınıp kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Muhalif kesimin bu esaslı çelişkisinin çözülmesi, Tayyip Erdoğan’ın meşruiyetinin tutarlı ve kararlı bir şekilde reddedilmesiyle olur.
 

Oysa bugün halkı yönlendirme gücüne sahip olan birçok muhalefet lideri ve kanaat önderi, iktidarın gayrimeşruluğunu ortaya koymak ve buna uygun somut eylemler sergilemek yerine şehirleri düşmek üzereyken meleklerin cinsiyetini tartışmaktan [4] farkı olmayan gündemlerle halkı atalete düşürmektedir.
 

Halkın, kendisini yanlış hedeflere sürükleyen kişilerin arkasından gitmesi ve doğru amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilen tutarlı eylemler etrafında kenetlenememesi; yapay ayrışmalarla bölünmesine ve gayrimeşru yağma düzeninin devamına zemin hazırlamaktadır. Uzun yıllardır halk üzerinde böl ve yönet politikası uygulayarak ülkeyi yağmalayanlardan kurtulmanın yolu, tutarlı ve kararlı eylemler etrafında sarsılmaz bir siyasal birlik inşa etmektir. Bu eylemleri gerçekleştirebilmenin birinci şartı ise her türlü bedeli ödemeye hazır olmaktır.
 

Başından sonuna kadar gerçekleri ortaya koyan ve 15 Ekim 2026 tarihinden itibaren her ayın birinci ve on beşinci gününde cumhurbaşkanlığı ve adalet bakanlığı makamlarını işgal etmekte olan şahıslara gönderilecek bu yazıyla, içinde bulunulan durumun gerektirdiği siyasal birliği sağlamayı amaçlayan ve esasen muhalefet liderlerinin öncülük etmesi gereken eylemlerden bir tanesi daha [5] hayata geçirilmektedir.
 

Bu eylemle başlatılan süreç ve yaratılmak istenen kamuoyuyla, haktan ve halktan yana görünen fakat geçimlerini gayrimeşru zulüm düzeninde ‘muhalif’ olmaktan sağlayan siyasetçi ve kanaat önderlerinin halktan ayrıştırılması da amaçlanmaktadır.
 

 

Bu yazıyı yayımlayarak ve bizzat Tayyip Erdoğan’a göndererek zulme başkaldıran yazar, elbette ki cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ve başka suçlamalarla yargılanmayı, cezalandırılmayı ve fazlasını göze almaktadır. Yazarın okurdan ve tüm yurttaşlardan beklentisi ise yazıda ortaya koyulan gerçekleri bedel ödemeye hazır bir şekilde savunmaları ve bu tutumun kitlesel bir duruş haline gelmesi için çaba sarf etmeleridir.


Bu bağlamda, bu yazının her ayın birinci ve on beşinci gününde;
 

1- Başta muhalif siyasetçiler ve kanaat önderleriyle olmak üzere yaygın bir şekilde paylaşılması,
 

2- Recep Tayyip Erdoğan 06560 Beştepe/Ankara ve info@adalet.gov.tr adreslerine gönderilmesi yazarın yurttaşlardan beklentilerinin başında gelmektedir.
 

 

 

[1] Konu ile ilgili olarak bkz. https://www.kurucuirade.org/reddiye
 

[2] Konu ile ilgili olarak bkz. https://www.turkishnews.com/2026/03/31/kararsizlar-kararli-olmalimuhursuz-duzen-ve-onun-muhalif-gorunumlu-gardiyanlari-karsisinda-kararli-bir-talep-sine-i-millet
 

[3] Konu ile ilgili bkz. https://atakdergi.com/haber/tayyip-erdogan-en-fazla-recep-tayyip-erdogandir-fa/
 

[4] Bizanslı rahiplerin İstanbul fethedilirken meleklerin cinsiyetini tartıştıkları rivayet edilir.
 

[5] 19 Mayıs 2026 tarihli Saray Yürüyüşü eylemi için bkz. www.kurucuirade.org

 

 

 

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!