Atak Menü

BİR ÇOCUĞUN ALGISINA İŞLEYEN ZULÜM (Mehmet Güzel)

BİR ÇOCUĞUN ALGISINA İŞLEYEN ZULÜM (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
23 Nisan 2026, 16:47 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Ülke
BİR ÇOCUĞUN ALGISINA İŞLEYEN ZULÜM (Mehmet Güzel)

 

1974 veya 1975 yılıydı. İlkokul 4. veya 5. sınıftaydım. Hatay/Samandağ’a bağlı Hancağız İlkokulu’nda okuyordum. Öğretmenimiz bize görev vermiş, okul bahçesinin kenarında çukur kazıyorduk. Muhtemelen ağaç dikecektik.  Çukuru kazarken bir boşluğa denk geldik. Kazdığımız toprak o boşluktan aşağı doğru akmaya başladı. Büyük bir merak uyandı biz çocuklarda. Boşluğu büyütüp ne olduğuna bakmak istedik ve iskelet kemikleriyle karşılaştık!  

 

*** 

 

İlk okulda yaşadığım bu kötü deneyim hafızamın bir yerine kaydedilip ondan habersiz olarak büyüdüm. Ergenlik yıllarında “Haret el Dikken” (Dükkan Mahallesi) olarak bildiğimiz yerleşim yerine bazı büyüklerimizin “Haret el Knisi” (Kilise Mahallesi) denildiğini duyardım. Bu farklı adlandırmanın nedeni üzerinde hiç durmazdım. Ama o bölgede çalılıklar ve yaban ağaçları arasında harabe duvar kalıntıları görür, ürkütücü olduğu için o yerlere yaklaşmazdım. Öyle ya, her türlü sürüngen ve yabani yaratık olabilirdi orada.  

 

Bu yer, tam da Hancağız İlkokulu’nun karşısında, aradan geçen Samandağ yolunun hemen altındaydı. 

 

*** 

 

Yaşım biraz daha ilerledi, büyüdüm. Artık lise öğrencisiydim. Bir şeyler okumaya, ilgiyle bazı hikayeler dinlemeye başladım. Bölgemiz ile ilgili anlatılara ilgim arttı. Zaten bölgemiz yaşayan bir tarih. Eğer gerçekten Adem efendi Tanrı tarafından Cennet’ten şutlanmışsa, muhtemelen bizim bölgeye düşmüştür! O kadar kadim ve o kadar zengin bir tarih yatar bu bölgede. 

 

Bizim köyün Samandağ’a doğru biraz ilerisinde “L’3sekra” (Akınyolu) köyü var. Sonradan, 1990’ların başında o köy, yukarısındaki “N3ayriy” (Nahırlı) köyü ile birleştirilip Aknehir adıyla belediyelik belde haline getirildi.  

 

Akınyolu köyünü taa lise yıllarından beri çok severim. O köyde çok sevdiğim yoldaşlarım vardı; orası belde olduktan sonra bir dönem hariç bütün dönemler boyunca Belediye Başkanlığı yapan M.Ali Gülüm, Hikmet Subaşı, Ali Nafile, Mithat Azazi… ve liseden yoldaşım Sabit Kara. 

 

Lise ikinci sınıftaydık galiba. Ben ve Sabit Antakya’dan, üzerimizde birkaç büyük boyutta yasaklı malzemeyle yayan yola çıktık. Mesafe yaklaşık olarak 20 km. Araçla gidemezdik çünkü yasaklı malzemeler risk oluştururdu. Akşamdan yola çıktık ve sabaha doğru köye vardık. Sabit evine gitti. O saatte beni eve götürmeyi ev sakinlerinin dikkatini çeker düşüncesiyle uygun görmedi. “Sabah olunca eve gelirsin” diyerek malzemelerle birlikte evine gitti. Yorgunluktan ölüyorum. Yakında tepeye doğru bir mezarlık vardı. Mezarlığa gidip uygun bir yer bularak kıvrılıp yattım. Lise çağında bir genç ve mezarlıkta yatıyorum! 

 

O kadar yorulmuşum ki sabah olmuş, güneş çıkmış ve ben hala uyanmamışım. Yakınımda bir hışırtı sesiyle uyandım. Uyanmam ile refleks halinde fırlamam bir oldu. Meğer o hışırtıya neden olan, yakınımda otlayan bir eşekmiş. Sahipleri zeytin toplamaya gelmiş ve otlasın diye eşeyi salmışlar. Aniden fırladığımı gören eşek korkarak anıra anıra bayır aşağı koşmaya başladı. Sahipleri merakla bizden tarafa bakınca mezarlıkta beni gördüler. Muhtemelen o anda bildikleri bütün duaları okumuşlardır, çünkü hortlak görmüş gibi bakıyorlardı! 

 

*** 

 

Bu anıyı niye anlattım? İşte bu anıyı yaşadığım yer, yukarıda anlattığım okul bahçesindeki iskelet, okulun karşısındaki kilise kalıntısı konularıyla bağlantılı bir konu. Bu anıyı yaşadığım zamandan çok sonraları o bölgeyle ilgili dinlediğim anlatılarda bu bölgenin kadim tarihiyle ilgili bilgiler edindim. Mezarlığın ve zeytinlik bahçelerinin olduğu bütün o dağ yamacı büyük bir kilisenin olduğu bir yermiş. Yer üzerinde şimdi hiçbir kalıntısı olmamasına rağmen, buradaki kilisenin, civar yerleşim alanlarının yönetim ve bütçe merkezi olduğu anlatılıyor. Yöre halkı bu kanıyı, kilisenin bulunduğu bölgede bazen altın sikkeler bulmalarına bağlıyorlar. Hatta bu nedenle bu bölge definecilerin hala ilgi alanında olmaya devam ediyor. 

 

*** 

 

Aradan on yıllar geçti. 1990’ların sonlarına doğru Hatay’daki Hristiyan topluluklar ile ilgili bir belgesel çekimi yaptım. O zaman Güneyde Kardelen dergisini yayımlıyorduk. Belgesel çekimi kapsamında Samandağ’da kilise Vakıf Başkanı ile görüşüyorduk. Kilise, Samandağ’a hakim bir tepenin üzerinde kurulu idi ve biz oradan ovaya bakarak söyleşi ve çekim yapıyorduk. Vakıf Başkanı eliyle bütün bir ovayı ve görünmeyen uzak diyarları işaret ederek “bir zamanlar bütün bu topraklar Ermeni ve Hristiyan halkımızın yaşam alanlarıydı; önce Türkmen toprak ağalarının eline sonraları ise Alevilerin yaşam alanlarına dönüştü” dedi. “Peki halkınıza ne oldu” diye sordum. “Sürüldü, dağıtıldı, katledildi… Kala kala bir avuç kaldık ve numune olarak bu topraklarda tutunmaya çalışıyoruz” cevabını verdi. Gözlerinden, durgunluğundan, kadim geçmişe dalan sükunetinden çok şey anlamak mümkün ama yine de bütün duygularını anlamak mümkün değildir. Çünkü genlerine kadar bu geçmişi yaşayan kendileri idi ve ben sadece onları anlamaya çalışıyordum. 

 

*** 

 

“Bir zamanlar bütün bu topraklar Ermeni ve Hristiyan halkımızın yaşam alanlarıydı…” Bu cümle İlk okulda çukur eşerken karşılaştığım insan iskeleti ile başlayıp yaşamım boyunca bölge halkına ilişkin dinlediğim anlatıları birleştiren ve yerli yerine oturtan bir cümle oldu. Bu cümle çocukluğumun “Haret el Dikken”deki kilise kalıntısı ile Hancağız İlkokulu’nun üzerine kurulu olduğu kilisenin önündeki yok edilmiş mezarlığı da kafamda birleştirmeyi sağladı. Her tarafı tarih fışkıran bölgemizin kadim halkları ve uygarlıklarının nasıl hoyratça ve zalimce dağıtıldığını da daha iyi anlamamı sağladı o sihirli cümle. 

 

Yaşlılarımız Ermeni katliamı konusunun açıldığı sohbetlerde, büyüklerinin anlatımlarını aktarırken Alevi halkının, zulümden kaçan Ermenileri ahırlarda, samanlıklarda hatta tandırlarda sakladıklarını dinlediklerini aktarırlar. Bunu çok duydum. Aynı şeyi Kilise Vakıf Başkanı ben sormaya ihtiyaç duymadan kendiliğinden söyledi; büyüklerden duyduklarına göre zulüm yıllarında Alevilerden çok yardım gördüklerinin, onları sakladıklarının, gıda yardımı yaptıklarının anlatıldığını aktardı. Benim, büyüklerden duyduğum ile Ermeni halkının büyüklerinden anlatılanların örtüşmüş olması vicdanımı bir nebze olsun rahatlattı. Doğrusu buna çok ihtiyacım vardı. 

 

Tarihin Tekerrürü 

 

Ve bugüne gelelim… 

 

Kesep, Suriye’de Lazkiye’nin kuzeyinde yüksek dağlık bir alanda, Türkiye sınırlarının dibinde olan bir Ermeni kasabasıdır. Bu Ermeni yerleşim alanının tarihi orta çağlara kadar dayanmaktadır. Ancak yakın tarihte Ermeni halkına yönelik katliam ve tehcir sonucu Antakya civarından gelen Ermeni nüfustan bir kesimi Kesep’e yerleşmiştir.  

 

Suriye’ye 2011’den itibaren yapılan emperyalist saldırıların koç başlığını yapan Türkiye egemenleri, denetimlerindeki cihatçı katil sürüleriyle beraber Kesep’e yoğun saldırılar yaptılar. Yani Ermeni halkı sınırlar ötesinde ve günümüze kadar da lanet Türkiye egemenlerinin illetinden kurtulamadılar. Ve bu “lanet Türkiye egemenlerinin” karşısında kimler var? Mukaveme Suriyyi! Mukaveme Suriyyi, Suriye’ye yapılan saldırılar sonrasında, Suriye’de bulunan Antakyalı devrimci yoldaşlarım tarafından kurulan ve halkın sivil milis güçlerinden oluşan bir savunma örgütüdür. Türkiye’nin denetimindeki güçlerin saldırılarına karşı Suriye ordusu ile karşı koyan bir mücadele içerisinde oldu. Bu sayede Lazkiye’nin kuzeyinin Türkiye’ye kadar olan kısmının İdlip’le birleştirilmesini, böylece Türkiye’nin hakimiyeti altına geçmesini önleyen çok önemli işlevler yerine getirdi bu direniş örgütü. Bu süreç içerisinde Kesep kasabası defalarca saldırılara uğradı. Hatta iki defa el değiştirdi. Yakıldı, yıkıldı, Ermeni halkı kasabayı terk edip Lazkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Ancak neticede 2015’te Suriye ordusu ve Mukave Suriyyi sayesinde bu zalimlerin elinden kurtarıldı ve Ermeni halkı yerlerine geri döndü. 

 

Yani bir bakıma tarih tekerrür etti: Bir tarafta yine Türkiye egemeni zalimlerin kan, ölüm ve zulüm cephesi diğer tarafta mazlum Ermeni halkının var olma mücadelesi ve yanlarında Antakya’nın Alevi-devrimci evlatlarının can siperâne dayanışma mücadelesi… 

 

Bu gerçeklerin bilince çıkarılması, görünür kılınması ve gelecek kuşaklara aktarılması son derece önemlidir. Zalimlerin, kendi çıkarları doğrultusunda gerçeği ters yüz ederek tarih yazımı yapmasına izin verilmemelidir. İnatla ve ısrarla gerçekleri geleceğe aktarmak, bir bakıma zulme karşı direnişin de bir çeşididir. 

 

***

 

Atak Dergisi Notu:  Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!