Bebek Katili’nden “Villa Yaptılar”a: İki Kelimeyle Bir Tarihi Yönetmek (Selim Arkaç)
“Bebek katili.”
Türkiye’de belli bir yaşın üzerindeki hemen herkes bu iki kelimenin kimi işaret ettiğini bilir.
İsim söylemeye gerek yoktur.
Bir açıklamaya gerek yoktur.
Hangi bebeğin, hangi tarihte, hangi köyde, hangi saldırıda öldürüldüğünü bilmeniz de gerekmez. Failin kim olduğunu, emrin kimden geldiğini, olayın hangi koşullarda gerçekleştiğini, saldırıyı kimin üstlendiğini, soruşturmanın nasıl yapıldığını, dönemin güvenlik yapısını, koruculuk sistemini, Hizbullah’ı, JİTEM tartışmalarını, boşaltılan köyleri, faili meçhulleri, PKK’nın kendi iç disiplinini veya o yıllardaki stratejisini bilmeniz de gerekmez.
İki kelime bütün bunların yerine geçer.
Tam da bu nedenle bu ifade benim için artık yalnızca Abdullah Öcalan hakkında kullanılan ağır bir sıfat değildir. Türkiye’nin yakın tarihini anlamaya çalışırken önümüzde duran epistemolojik bir problemdir.
Çünkü bazen bir cümlenin ne kadar yaygın olduğunu araştırmak, o cümlenin doğru olup olmadığını araştırmaktan farklı bir soruyu cevaplar:
Bu cümle neden bu kadar güçlü oldu?
Devlet ile örgüt arasındaki simetri problemi
Bu dönemi değerlendirirken sık kullanılan bir başka tuzak da “iki taraf da yaptı” cümlesidir.
Cümle bazen doğrudur.
Ama tek başına çok az şey söyler.
Çünkü devlet ile silahlı örgüt eşit kapasiteye sahip iki yapı değildir.
Devletin ordusu vardır. Polisi, jandarması vardır.
İstihbaratı vardır.
Savcısı, mahkemesi, cezaevi vardır.
Medya üzerinde hukuki ve ekonomik etki kapasitesi vardır.
Bir insanın suçlu olup olmadığına hükmetme yetkisi vardır.
Bir köyü boşaltabilme, bir bölgeyi olağanüstü hâl rejimine sokabilme, yurttaşın hareket alanını belirleyebilme ve en önemlisi kendi kullandığı gücü soruşturacak mekanizmaları da etkileyebilme kapasitesi vardır.
Bu nedenle devlet şiddeti yalnız “daha çok silahı olan tarafın şiddeti” değildir.
Kurumsal güç kullanımıdır.
Peki nereden çıktı?
İşte asıl ilginç soru burada başlıyor.
Neden Türkiye’nin geniş toplum kesimlerinin zihninde koskoca çatışmanın merkezî sembolü “bebek katili Öcalan” oldu?
Neden başka bir ifade değil?
Neden “silahlı ayrılıkçı örgüt lideri” değil?
Neden “PKK lideri” değil?
Neden yalnızca “Öcalan” değil?
Çünkü “bebek katili” bir bilgi cümlesi olmaktan çok daha güçlü bir şeydir.
Bir ahlaki çerçevedir.
Ve inanılmaz derecede ekonomiktir.
İki kelimede bütün siyasi bağlamı ortadan kaldırır.
Birinci kelime dünyanın en savunmasız insanını çağırır:
Bebek.
İkinci kelime dünyanın en ağır ahlaki kategorilerinden birini:
Katil.
Bunları yan yana getirdiğinizde artık muhatabın siyasi tezlerini bilmenize gerek kalmaz.
Onu dinlemek bile rahatsız edici hale gelir.
Çünkü “bebek katiliyle ne konuşulur?” sorusu siyaseti başlamadan bitirir.
1990’ların medya ortamını inceleyen akademik literatürde bunun tesadüfi olmadığına ilişkin güçlü bulgular var. Ayşe Seda Yüksel-Peçen’in Türk basınındaki Kürt meselesinin temsilini inceleyen çalışması, 1990’larda medya dilinin büyük ölçüde devlet merkezli güvenlik çerçevesinde kurulduğunu; Öcalan için uluslararası anlaşılırlık bağlamında “baby-killer” dahil belirli nitelemelerin kullanıldığını aktarıyor. Çalışma ayrıca mevzuat ve siyasal baskının medyanın kullanabileceği terminoloji üzerinde etkili olduğunu tartışıyor.
Bu alanın bütünüyle merkezi bir emir-komuta propagandası olduğunu söylemek ise yine fazla kolay olur.
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü propaganda her zaman devlet memurunun gazeteciye kâğıt uzatması değildir.
Devlet söylemi ile ticari medya mantığı aynı yönde akar.
En korkutucu propaganda biçimi de belki budur.
Kimsenin sabah toplantısında “bugün propaganda yapacağız” demesine gerek kalmaz.
Sistem kendi teşvikleriyle üretir.
Bir olayın gerçek olması propagandayı ortadan kaldırmaz
Burada önemli bir yanlış anlamayı temizlemek gerekiyor.
“Bebek katili bir propaganda ifadesidir” dediğinizde bazıları bunu şöyle duyuyor:
“Demek ki çocuklar ölmedi.”
Hayır.
Propaganda ile yalan eş anlamlı değildir.
En başarılı propaganda çoğu zaman hakikatin bir parçasıyla çalışır.
Bir olay seçilir.
Bağlamından çıkarılmaz belki ama bağlamı görünmez hale getirilir.
Tekrarlanır.
Kişiselleştirilir.
Mümkün olan en yüksek duygusal yoğunluğa sahip sembole dönüştürülür.
Sonra o sembol, gerçekliğin tamamının yerine geçer.
Ve sonunda sembol, insanın kendisinin önüne geçer
Öcalan 1999’da “yakalandığında” artık Türkiye’de yalnızca bir örgüt lideri değildi.
Bir semboldü.
AİHM’nin daha sonra aktardığı yargılama kayıtlarına göre Türk mahkemesi onu PKK’nın kurucusu ve başlıca lideri olarak, Türkiye topraklarının bir bölümünü ayırmayı hedefleyen silahlı örgütü yönetmekten mahkûm etti. Yani hukuki mahkûmiyetinin adı “bebek katilliği” değildi.
Ama halk dilindeki mahkûmiyet çoktan verilmişti.
Hukuk başka bir cümle kurmuştu.
Toplumsal hafıza başka.
İşte bu nedenle bugün yaşananlar bana özellikle ilginç geliyor.
Çünkü Türkiye yaklaşık otuz yıl boyunca ürettiği bir sembolle şimdi yeniden karşı karşıya.
Öcalan bugün yeniden mesaj yayımlıyor.
Devletin en üst düzey siyasi aktörleri onun mesajlarını tartışıyor.
TBMM eksenli bir süreç konuşuluyor.
Silah bırakma, örgütün feshi, hukuki düzenlemeler, entegrasyon gibi başlıklar gündemde.
Ve devletin belli aktörleri topluma dolaylı biçimde şunu anlatmak zorunda kalıyor:
“Bu adamla konuşulabilir.”
Fakat toplumun önemli bir kısmına yaklaşık otuz yıl boyunca başka bir cümle öğretildi:
“Bebek katiliyle konuşulmaz.”
Bu çelişki küçümsenecek bir şey değildir.
Ve tam bu noktada karşımıza yeni bir kelime çıktı:
Villa.
Aslında “villa” meselesinin maddi gerçekliği halen tartışmalı ayrıntılar içeriyor.
17 Aralık 2025’te Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Sözcü’de çıkan haber üzerine son derece açık bir açıklama yaptı:
İmralı’da Öcalan için “villa ya da özel konut inşası veya tahsisi” bulunmadığını söyledi ve iddiaları gerçek dışı ilan etti.
Aradan aylar geçti.
Eylül 2026’da Devlet Bahçeli, İmralı Cezaevi yerleşkesi içerisinde Öcalan için 250 metrekarelik bir konut yapıldığını söyledi. Yapının görüşme yapması ve mesajlarını aktarması amacıyla kullanılacağını belirtti ve “villa” nitelemesine özellikle karşı çıktı.
Eski AKP milletvekili Şamil Tayyar ise başka bir tarif verdi.
Onun iddiasına göre yapı 250 metrekare kapalı alanlı, yaklaşık iki katı büyüklüğünde bahçesi bulunan, barınma ve çalışma alanı olarak hazırlanmış dubleks bir “villa”; görüntülü iletişim ve internet altyapısı da bulunuyor.
Pervin Buldan ise “villa” tanımının gerçekle ilgisi olmadığını ve yapının cezaevi kompleksinin parçası olduğunu söyledi.
İşte tam bu noktada ayrıntılar önem kazanıyor.
Yapının mimari projesi nedir?
Ne zaman yapıldı?
Hangi amaçla yapıldı?
Maliyeti ne?
Öcalan’ın münhasır kullanımında mı?
Cezaevi sınırları içinde hukuki statüsü ne?
Normal bir infaz odasından farkı ne?
Görüşmeler için kullanılacaksa güvenlik ve çalışma alanı ihtiyacı ne?
Bu sorular araştırılabilir.
Belgeler istenebilir.
Fotoğraf görülebilir.
Bütçe bulunabilir.
Mimari plan incelenebilir.
Yani tam anlamıyla haber yapılabilir.
Fakat “villa yaptılar” dediğiniz anda artık bunların hiçbirine ihtiyaç kalmayabilir.
Çünkü “villa” sözcüğü haberi açıklamaz.
Haberi ahlaken kodlar.
“Villa” neden bu kadar güçlü?
Çünkü “konut” nötrdür.
“Yaşam alanı” nötrdür.
“Cezaevi yerleşkesindeki yapı” neredeyse bürokratiktir.
Ama “villa” başka bir şey söyler.
Villa kelimesinin Türkiye’de sınıfsal bir imgesi vardır.
Konfor.
Ayrıcalık.
Bahçe.
Zenginlik.
Havuz.
Deniz manzarası.
Sıradan vatandaşın ulaşamadığı hayat.
Sonra bu kelimeyi “bebek katili” imgesiyle birleştirin.
Retorik kendiliğinden kuruluyor:
“Millet geçinemiyor, bebek katiline villa yapıyorlar.”
Artık yapının gerçekte havuzu olup olmaması bile önemsizleşmeye başlıyor.
Nitekim İYİ Parti’nin 15 Eylül’de yayımladığı “Satılık Bahçeli Villa” videosunda Öcalan’ı havuz başında içecek içerken temsil eden görüntüler kullanıldı; videoda 250 metrekare yapı ve 500 metrekare bahçe iddiaları, şehit ailelerinin görüntüleriyle karşı karşıya getirildi.
Burada iletişim tekniği son derece tanıdık.
Önce duygusal olarak en yüksek voltajlı geçmiş sembolünü çağır:
Ölümler.
Şehitler.
Öcalan.
Sonra güncel ve sınıfsal olarak en yüksek voltajlı sembolü ekle:
Villa.
Ve ikisini birbirine kilitle:
Katile ödül.
Bu aşamadan sonra “250 metrekarelik yapı neden gerekliydi?” diye soran kişi artık teknik bir soru sormuyor gibi görünür.
Sanki villayı savunuyordur.
Tıpkı yıllarca “Öcalan neden böyle bir örgüt kurdu, Kürt meselesinin tarihsel koşulları neydi?” sorusunu soran kişinin bazen PKK’yı savunuyor gibi algılanması gibi.
Çerçevenin gücü budur.
Soruyu bile ahlaken kodlar.
Tarihin ironisi
Fakat burada muazzam bir ironi var.
Bir zamanların devlet merkezli siyasal dilinde “bebek katili” ifadesi, Öcalan’ı siyasi muhataplığın dışına atmanın en güçlü araçlarından biriydi.
Bugün devlet içindeki süreci destekleyen aktörlerden biri olan MHP lideri Bahçeli, aynı Öcalan’ın görüşmeler yapabilmesi ve mesajlarını aktarabilmesi için hazırlanmış 250 metrekarelik konutu savunuyor ve “villa” denmesine itiraz ediyor.
Yani dün:
"Bebek katiliyle konuşulur mu?” sorusunu güçlendiren siyasi evrenin içinden bugün: “Görüşmelerini yapsın, mesajlarını aktarsın.” cümlesi çıkıyor.
Buna karşı çıkan siyasal çevreler ise eski sembolik sermayeyi devralıp yeni bir kelimeyle birleştiriyor:
“Villa yaptılar.”
Bu değişim bana siyasi tarihin nasıl çalıştığını gösteren olağanüstü bir laboratuvar gibi geliyor.
Çünkü slogan aynı kalmıyor.
Ama mekanizma kalıyor.
Fakat bir fark var
“Bebek katili” ile “villa yaptılar”ı tamamen eşitlemek de doğru olmaz.
Birincisi onlarca yıl içinde kurumsallaşmış, medya, devlet söylemi ve savaş psikolojisi içinde toplumsal hafızaya yerleşmiş bir tanımdır.
İkincisi ise henüz birkaç günlük güncel bir siyasi söylemdir ve üstelik bugün devletin tamamı tarafından üretilmiyor.
Tam tersine devlet koalisyonunun önemli bir aktörü “villa değil konut” diyor.
Dolayısıyla burada aynı propaganda merkezinden çıkan iki slogan değil, aynı iletişim teknolojisinin farklı dönemlerde farklı aktörler tarafından kullanılması söz konusu.
Bu ayrım çok önemli.
Asıl mesele devletten büyük
Burada meseleyi yalnız “devlet propagandası” diye kapatmak da bana eksik geliyor.
Çünkü bu mekanizma insan zihninin kendisine çok uygun.
İnsan beyni kırk yıllık çatışmayı sevmez.
Çok pahalıdır.
Binlerce olay.
Yüzlerce aktör.
Birbiriyle çelişen tanıklıklar.
Değişen ittifaklar.
Farklı hükümetler.
Farklı PKK stratejileri.
Suriye.
Irak.
Soğuk Savaş.
Köy korucuları.
Hizbullah.
Darbeler.
OHAL.
Göç.
Yoksulluk.
Kimlik.
Milliyetçilik.
Bütün bunları aynı anda taşımak zihinsel olarak yorucudur.
“Bebek katili” kolaydır.
“Villa yaptılar” kolaydır.
İnsan zihni hikâye ister.
Kahraman ister.
Kötü adam ister.
Başlangıç ister.
Sonuç ister.
Devletler, örgütler, siyasi partiler ve medya bu bilişsel eğilimi icat etmediler.
Ama kullanmayı öğrendiler.
Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey
Öcalan’ı sevmek değil.
Devleti sevmek değil.
Bugünkü süreci desteklemek veya karşı çıkmak da değil.
Bence çok daha basit fakat çok daha zor bir şey:
Cümlelerin bizi düşünmekten kurtarmasına izin vermemek.
Ve belki en acı ironi de burada
Türkiye’nin bugün geldiği yerde Öcalan’ın 2025 ve 2026’da yayımlanan metinlerini okumaya kalktığınızda, bunları daha ilk satırdan reddetmek isteyen insanın zihninde kırk yıllık bir ses yankılanıyor:
“Bebek katili.”
Belki bu yüzden yakın tarih konusunda sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur:
Bize anlatılan şey doğru mu?
Ama hemen ardından ikinci soru gelmelidir:
Neden tam da bu kelimelerle anlatıldı?
İşte propaganda ile tarih arasındaki sınır bazen tam burada başlıyor.
Gerçek olup olmadığında değil.
Gerçeğin hangi parçasının, hangi kelimeyle, kimin tarafından ve hangi gerçekleri görünmez hale getirerek anlatıldığında.
De te fabula narratur! (*)
(*) “Anlatılan hikâye aslında senin hikâyendir.”
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
