BATI METAFİZİĞİYLE HESAPLAŞMA (Haydar Avşar)
-I- BÖLÜNMÜŞ VARLIK
Batı metafiziğinin en belirgin özelliği, varlığı kavrayabilmek için onu çözümleyerek parçalara ayırmasıdır. Bu parçalama yalnızca yöntembilimsel bir tercih değil, aynı zamanda ontolojik bir kabuldür. Hakikat, çoğu zaman doğrudan deneyimlenen bütünlükte değil; bu bütünlüğün ardında bulunduğu varsayılan ilke, öz ya da forma bağlanır. Böylece varlık, kendi içkin birliğinden uzaklaştırılarak farklı ontolojik düzlemlere ayrılır.
Bu eğilimin ilk sistematik biçimi Platon’da görülür. Platon, duyularla algılanan dünyayı sürekli değişen görünüşler alanı olarak değerlendirirken, hakikati değişmeyen idealar dünyasında temellendirir. Duyulur dünya eksik, geçici ve gölgelerden oluşan bir alan olarak görülür; gerçek bilgi ise ancak ideaların bilgisi olabilir. Böylece Batı metafiziğinde ilk büyük ayrım ortaya çıkar: görünüş ile hakikat, madde ile idea, oluş ile değişmezlik birbirinden ayrılır. Maddi dünya hakikatin kendisi değil, yalnızca eksik bir yansıması hâline gelir.
Aristoteles, hocası Platon’un aşkın idealar kuramını eleştirse de ontolojik ayrımı bütünüyle ortadan kaldırmaz. Ona göre her varlık madde (hyle) ile formun (morphe) birleşiminden oluşur. Form, varlığın gerçekleşme ilkesidir; madde ise bu gerçekleşmenin potansiyel taşıyıcısıdır. Böylece birlik korunuyor görünse de varlık yine hiyerarşik bir yapı içinde açıklanır. Form, belirleyici ilke olarak maddenin önüne geçirilir.
Modern çağda bu ontolojik parçalanma Descartes ile yeni bir biçim kazanır. Düşünen töz (res cogitans) ile yer kaplayan töz (res extensa) kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. İnsan, ruh ve beden olarak iki farklı gerçekliğe bölünür. Bilgi ise düşünen öznenin dışındaki nesneyi temsil etmesiyle mümkün olur. Böylece özne ile nesne arasında aşılması güç bir mesafe oluşur. İnsan artık doğanın içinde yaşayan bir varlık değil; doğaya dışarıdan bakan ve onu kavrayan ayrıcalıklı bir bilinç olarak tanımlanır.
Bu düalizm yalnızca insan anlayışını değil, doğa tasarımını da belirler. Newton’un mekanik evren modeli, doğayı birbirinden bağımsız parçaların matematiksel yasalarla işlediği devasa bir makineye dönüştürür. Dağ, taş, su, toprak, hayvan ve insan aynı mekanik düzenin nesneleri hâline gelir. Varlık artık kendi iç anlamını taşıyan canlı bir bütün değil; ölçülebilen, hesaplanabilen ve denetlenebilen nesneler toplamıdır. Modern bilimin doğaya egemen olma iddiası bu mekanik ontoloji üzerinde yükselir.
Kant, bu ayrımı epistemolojik bir düzleme taşır. Ona göre insan, dünyayı olduğu gibi değil; yalnızca kendi zihninin kategorileri aracılığıyla bilebilir. Fenomenler bilgi konusu olabilir; ancak “kendinde şey” (Ding an sich) hiçbir zaman doğrudan bilinemez. Böylece bilgi, öznenin bilişsel yapısının sınırları içine hapsedilir. Varlık ile bilgi arasındaki mesafe daha da derinleşir.
Hegel ise bu parçalanmayı aşmaya çalışırken yeni bir soyutlama üretir. Ona göre bütün gerçeklik, Mutlak Tin’in tarihsel açılımından ibarettir. Tarih, Tin’in kendi kendisini bilme sürecidir. Böylece birlik yeniden kurulmuş görünür; ancak bu birlik yaşayan bedenlerde, doğanın içkin ilişkilerinde ya da maddi yaşamın kendisinde değil, soyut bir tarihsel aklın gelişiminde gerçekleşir. İnsan, tarihin kurucu öznesi olmaktan çok Mutlak Tin’in taşıyıcısı hâline gelir.
Batı düşüncesinin bu genel çizgisi içinde önemli bir istisna Spinoza’dır. Spinoza, Kartezyen düalizmi reddederek tözün birliğini savunur ve Tanrı ile Doğa’yı (Deus sive Natura) aynı gerçekliğin farklı adları olarak düşünür. Bu yaklaşım, Batı metafiziği içinde içkinliğe yönelen en güçlü girişimlerden biridir. Ancak Spinoza’nın tözü geometrik ve kavramsal bir sistem içinde temellendirilirken, Anadolu’nun can anlayışı birliği yalnızca ontolojik bir ilke olarak değil; aynı zamanda etik, toplumsal ve yaşamsal bir deneyim olarak kurar. Can, soyut bir metafizik kategori değil; birlikte yaşamanın, üretmenin, paylaşmanın ve rızalık içinde var olmanın adıdır.
Bütün bu farklı düşünürlere rağmen Batı metafiziğinde ortak kalan temel eğilim açıktır. Hakikat, ya maddi dünyanın dışında yer alan aşkın bir ilkeye ya da soyut bir akla bağlanır. Varlığın birliği, çoğu zaman onun parçalanması üzerinden yeniden kurulmaya çalışılır. Özne ile nesne, ruh ile beden, insan ile doğa, düşünce ile madde arasındaki ayrımlar, Batı ontolojisinin temel eksenini oluşturur.
Anadolu’nun Can Ontolojisi, tam da bu noktada bambaşka bir düşünme biçimi geliştirir. Can, ruh ile beden arasında kurulan ayrımı kabul etmez. İnsan ile doğa, özne ile nesne, kutsal ile gündelik, birey ile toplum birbirinden kopuk alanlar değildir. Bunların tümü aynı varoluşun farklı görünüşleridir. Hakikat, parçaların üzerinde yükselen soyut bir sentez değil; başlangıçtan itibaren var olan içkin birliktir.
Bu nedenle Can, Batı metafiziğinin bölünmüş ontolojisine verilmiş yerel bir cevap değildir. O, varlığı parçalamadan düşünebilen farklı bir ontolojik paradigmanın adıdır.
II. ANADOLU’NUN CEVABI: CANIN DİLİ
Batı metafiziğinin varlığı bölerek kurduğu düşünce düzenine karşı Anadolu düşüncesi, birbirinden kopuk mistik söylemlerden ya da halk şiirlerinden oluşan dağınık bir gelenek değildir. O, yüzyıllar boyunca farklı ozanların, dervişlerin ve hakikat erlerinin diliyle yeniden kurulan ortak bir onto-epistemolojik damardır. Bu damarın merkezinde tek bir kavram bulunur: Can.
Can, biyolojik yaşamı ifade eden sıradan bir kavram değildir. Aynı şekilde metafizik geleneklerin kullandığı anlamda ölümsüz bir ruh da değildir. Can, varlığın maddi, ilişkisel ve içkin bütünlüğünü ifade eden ontolojik ilkedir. İnsan, doğa, toplum ve Hak birbirinden ayrılmış varlık alanları değil; aynı bütünün farklı görünüşleridir. Bu nedenle Anadolu şiirinde yalnızca insan değil; toprak, su, ağaç, dağ, söz ve meydan da can olarak anılır. Çünkü can belirli bir türün özelliği değil, varoluşun ortak tözüdür.
Bu ontolojinin ilk büyük ifadesi Yunus Emre’de görülür:
Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm.
Bu dizeler çoğu zaman Tanrı’nın insan biçiminde görünmesi şeklinde yorumlanmıştır. Oysa şiirin ontolojik ağırlığı “ete kemiğe” ifadesindedir. Hakikat maddeden ayrı bir öz değildir; tam tersine maddi varoluş içinde görünür olur. Et ve kemik hakikatin önündeki engeller değil, onun görünme biçimidir. Böylece beden küçümsenmez; hakikatin gerçekleştiği yer hâline gelir. Maddeden bağımsız bir hakikat tasavvuru, Can Ontolojisi açısından mümkün değildir.
Yunus’un şu dizeleri ise bireyin ontolojik dönüşümünü dile getirir:
Bir ben vardır bende benden içeri.
Buradaki “içeri”, Kartezyen anlamda zihnin iç dünyası değildir. Aynı şekilde metafizik bir ruh anlayışını da ifade etmez. İçeride bulunan, bireysel egonun ötesindeki ortak varlıktır. İnsan, kendisini diğer canlardan ayıran sınırları çözdükçe kendi hakikatine yaklaşır. Kendini bilmek, yalnızca kendini tanımak değil; kendinde bütün varlığı tanımaktır.
Bu nedenle Yunus’un epistemolojisi ile ontolojisi birbirinden ayrılmaz:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir.
Bilmek nesneleri temsil etmek değildir. Bilmek, canın kendisini can olarak gerçekleştirmesidir. Bilginin ölçütü temsil değil, dönüşümdür. Hakikat dışarıdan edinilen bilgi değil; yaşanarak gerçekleşen varoluştur.
Bu içkin ontoloji, Nesîmî’de daha da radikalleşir:
Sığmazam yer ü göğe, sığmazam arşa kürse,
Girdim insan içine, göründüm et ü deri.
Hakikat göğe çekilmez; insanın etinde, derisinde ve canında görünür olur. Böylece beden, aşağı görülen geçici bir kabuk olmaktan çıkar; varlığın açığa çıktığı yer hâline gelir.
Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” sözü de Anadolu’da bu içkin ontoloji içinde yeniden anlam kazanır. Bu ifade bireysel bir tanrılık iddiası değildir. Tersine, bireysel benliğin çözülmesidir. Ortadan kalkan insan değil; insanı bütün varlıktan ayıran yanılsamadır. “Ben”, yalnızca bütün canlarla ortaklaştığı ölçüde Hak ile özdeşleşebilir.
Kaygusuz Abdal, aynı düşünceyi ironinin diliyle sürdürür. Tanrı’yı mutlak bir hükümdar gibi tasarlayan din anlayışını sorgular. Hakikat gökteki bir otoritede değil; insanın yaşadığı dünyada, canların karşılaşmasında ortaya çıkar.
Pir Sultan Abdal’da Can Ontolojisi toplumsal biçimini kazanır. Can yalnızca ontolojik birlik değildir; siyasal eşitliğin de temelidir. Hiçbir can başka bir candan üstün değildir. Bu nedenle zulme karşı direnmek yalnızca siyasal bir tercih değil; ontolojik bir zorunluluktur. Dayanışma, adalet ve paylaşım aynı ontolojik zeminden doğar.
Şah Hatâyî, bu hattı cem ve ikrar kavramlarıyla genişletir. Hakikat tek başına değil, birlikte yaşanır. Can ancak başka canlarla kurduğu ilişkide tamamlanır. Böylece ontoloji, toplumsal biçimini rızalıkta bulur.
Edip Harabî ise bu mirası devriye düşüncesiyle derinleştirir. Can donmuş bir öz değildir; sürekli dönüşen, devreden ve yeniden oluşan canlı bir süreçtir. Böylece Can Ontolojisi yalnızca varlığın değil, zamanın da ontolojisine dönüşür.
Bu isimlerin hiçbiri aynı çağda yaşamamıştır. Aynı siyasal koşulları paylaşmamış, aynı dili konuşmamışlardır. Buna rağmen hepsi aynı düşünsel çekirdeğin etrafında buluşur. Onları birleştiren tarihsel eşzamanlılık değil, kavramsal sürekliliktir. Bu sürekliliğin adı Candır.
Bu nedenle Anadolu düşüncesini yalnızca tasavvuf, halk şiiri ya da heterodoksi başlıkları altında değerlendirmek yetersizdir. Bu metinler birbirinden bağımsız şiirler değil; aynı onto-epistemolojik sistemin farklı ifadeleridir. Can, ruhun yerine geçen bir sözcük değildir. Batı metafiziğinin özne, ruh, töz, yaşam, beden ve bilinç olarak ayırdığı alanları tek bir ontolojik ilke altında yeniden birleştiren kurucu kategoridir.
Can Ontolojisi şu temel ilkeler üzerine kuruludur:
• Varlık birdir.
• Bu birlik aşkın değil, içkindir.
• İnsan doğadan ayrı değildir.
• Beden hakikatin görünüşüdür.
• Bilmek, dönüşmektir.
• Hakikat ilişkide gerçekleşir.
• Toplum ontolojinin devamıdır.
• Adalet, canların ontolojik eşitliğidir.
Bu nedenle Anadolu düşüncesinin önerdiği şey yalnızca yeni bir insan anlayışı değildir. Aynı zamanda yeni bir varlık kuramıdır. Varlık, canların toplamı değildir; can olarak vardır. İnsan, doğa ve toplum ancak bu ortak ontolojik zeminde birlikte düşünülebilir. Bu yönüyle Can Ontolojisi, Batı metafiziğinin bölünmüş varlık anlayışına karşı bütünlüklü, içkin ve ilişkisel bir ontoloji önerir; ontoloji, epistemoloji, etik ve siyaseti tek bir düşünsel ufukta birleştirir. Bu ufuk, Anadolu’nun tarihsel deneyiminden doğmuş olsa da, yalnızca yerel bir miras değil, evrensel felsefeye yöneltilmiş özgün bir ontolojik öneridir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
