Atak Menü

BAŞKA BİR DÜNYAYA AÇILAN YÜREK (Mehmet Güzel)

BAŞKA BİR DÜNYAYA AÇILAN YÜREK (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
26 Ağustos 2026, 06:28 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Edebiyat - Öykü - Şiir - Anı - Anlatı
BAŞKA BİR DÜNYAYA AÇILAN YÜREK (Mehmet Güzel)

 

Sık sık girip çıktığım cezaevinden yeni çıkmıştım. 12 Eylül Askeri Darbesinden beri Cezaevi yolları bensiz kalmıyordu zaten. Hafızam beni yanıltmıyorsa 1989 yazı olmalıydı. (Zaten hastanede CAR T tedavisi gördüğüm bu günlerde bu satırları, hafıza kaybı yaşama riskine karşı bir mücadele amacıyla da yazıyorum.) Cezaevinden ikinci tahliyem sonrasıydı. 

 

Haber geldi; dışarıdan gelecek olan dost bir örgütten bir grubu karşılayacağız, aynı zamanda bir başka dost örgütten kalabalık bir grubu göndereceğiz. Cezaevinden yeni çıktığım olduğumdan, bu işler için kullanılan lojistik noktalarını öğrenmek için taa Ege’nin bir şehrinde makina mühendisi olarak çalışan bir yoldaşımı Antakya’ya getirtmem gerekmişti. 

 

Gerekli koordinasyonu sağladık. Hareketimize ait ve bu işler için özel olarak hazırlanmış teknemiz hem akrabam hem de yoldaşım olan birisinin kaptanlığında ve bir başka yoldaşımın yardımcılıyla belirlenen tarihte Suriye’den çıkacaktı. Beraberlerinde, yurda girmeleri gereken Partizan Yolu hareketinden bir grubu getirecek, bize de bayağı yüklü malzeme taşıyacaklardı. Giderken de TKP/B hareketinin yine kalabalık bir grubunu götüreceklerdi. 

 

TKP/B’li grupla belirlenen zaman ve yerde buluştuk. Kızlı erkekli kalabalık bir gruptu. Eski bir Ford minibüse doluşmuş, piknik havası vermişlerdi. Araçta çiçek saksıları bile bulundurmuşlardı. Sahile hasır ve kilimlerimizi açtık. Piknik tüpümüzü formalite gereği yaktık, üzerine suyumuzu koyup çayımızı demledik. Darbukalarını alanlar oynak havalar çalmaya, diğerleri oynak müziğin ritmine uyup oyun oynamaya başladı. Ilık bir yaz akşamıydı, sahil cıvıl cıvıldı. Memleketimin insanları Doğu Akdeniz’in bu muhteşem sahilinde yazları tatil yapmaya bayılırdı. Denizi harika ve kum sahili tertemizdir. Biz de çok seviyorduk; herkes için ortak beğeni değerlerine ek olarak lojistik ihtiyacımızı karşıladığımız noktalardan biriydi. 

 

Grubumuz vur patlasın çal oynasın havasında tam da bu yaz akşamına uygun bir atmosfer içinde transfer anının gelmesini bekliyordu. Ben ve bir arkadaş gruptan biraz mesafeli bir yerde azıcık yüksek bir kayanın üzerinde denizin mümkün olan en uzak noktasını gözetliyoruz. Bir yandan da sahildeki her gelişmeye radarlarımızı açmış hiçbir şeyi kaçırmamaya dikkat ediyoruz. Rutin olarak sahilde devriye geziyordu. Belli aralıklarla silahlı askerler sahili boydan boya dolaşıyor hem sahilde hem de denizde olan gelişmeleri kontrol ediyorlardı.  Biz işimizi onların bizim tarafta olmadığı bir anda göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda yapmalıydık. 

 

Beklediğimiz karaltıyı çok uzakta gördük. Tam zamanında kendini göstermişti. Anlaşılan açıklarda zaman kaybederek randevu saatinde kendini belli edecek noktaya gelmişti. Etrafı kolaçan ettim. Ortalıkta devriye görünmüyordu. İşaretimi verdim. Bizimkiler sahile sessizce ama hızlıca yanaştı. Belli bir derinlikte durdu. 

 

Tekneden on civarında kişi ellerindeki aletlerle son derece disiplinli bir şekilde atlayıp kumsala koştu. Gören, tam bir çıkarma harekâtı yaptıklarını zannederdi. Kumsalda siper alarak ortamın güvenli olduğundan emin olduktan sonra etrafa dağıldılar. Karanlıktan geldikleri gibi karanlıkta kayboldular.  

 

Bu arada bizler, bize gelmiş malzemeleri indirdik, araca yükledik. Gidecek olan grup da gitmeye, tekneye binmeye hazırlanıyordu ki bize doğru yaklaşan devriyeyi uzaktan gördük. Bu sefer devriye, alâlede bir gezinti içerisinde değildi. Sahile yanaşan teknemizi görmüş, onu hedefleyerek geliyordu.  

 

Grubumuza müziğe ve dansa devam etmelerini söyledim. Şoföre aracı çalıştırmasını işaret ettim. Bu arada devriye bize iyice yaklaştı. Binecek olanlar binememişti, tekneye gitmesini söyledim ve hızla yol aldı. 

 

Askerler yanımıza yetiştiklerinde burada neler olduğunu sordular. Bir teknenin yanaşıp bize ücret karşılığı gece turu yapmak isteyip istemediğimizi sorduğunu, bizim ise bu teklifi reddettiğimizi söyleyerek savuşturduk. Arkadaşlarımız hala yüksek müzikle oyun oynamaya devam ediyordu. Çılgına dönmüş halde müziğin ritmine kaptırmış görünmelerine rağmen sırtlarından soğuk terler döktüklerinden emindim. 

 

Devriye bizden herhangi bir şüpheye kapılmadı. Tekne ile herhangi bir alışverişimize de tanık olmadı. Etrafı biraz daha kolaçan edip geri döndü.  

 

Bu arada şoförümüz külüstür arabayı çalıştırmaya uğraşıyor hâlâ… Kontağa uzun uzun basıyor, araç bir türlü çalışmıyordu. Uzun uzun “hır hır hır hııırrr hır” sesleri birbirini tekrar etti. Belki de geçmek bilmeyen en uzun dakikalar gibi gelmişti bana. 

 

Sonunda araç çalıştı. Herkes derin bir nefes aldı. Araca doluştuk.  

 

Her türlü olasılığı düşünmeliydim: Devriye, olayı karakola rapor ederek önlem alınmasını sağlamış, dolayısıyla yolda arama noktaları konmuş olabilirdi. Bu ihtimale karşı bizim külüstürün şoförüne, ilk tali yoldan dağ ve ormanlık yola sapmasını söyledim. Yolumuzu epey uzattık, dolambaçlı ve yokuş yollarda da külüstür aracımızın motorunu zorladık. Neticede sorunsuz olarak ana yola çıktık… Ama sadece ana yola sorunsuz çıkmış olduk!.. 

 

Ana yolda bir kilometre ancak yol almıştık. Geniş bir virajı aldıktan sonra uzun bir araç kuyruğunun içinde bulduk kendimizi. İleride bir kontrol noktası, yanıp sönen kırmızı mavi lambalarla kendini belli ediyordu. Bu viraj her zaman beni endişelendirirdi. İlerisini uzaktan göremezsin, tek şeritli yolda geri dönemezsin, sapacak tali yol bulamazsın. Kuzu kuzu kontrol noktasına doğru ilerlersin; mezbahada kurbanlık hayvanları sürdükleri dar koridor (kesim şutu)’nda ilerler gibi! 

 

Şoför başını arkaya çevirip sordu: “Araçta riskli bir şey var mı?” Diye. Soru ortaya sorulmuş gibiydi ama hedefinin sadece ben olduğu barizdi. “Riskli bir şey” de ne demek? Araç bunlarla doluydu! Kafamda hızlıca bir plan yaptım. En kötü ihtimale karşı en risksiz yol olarak bir yöntem belirledim. En kötü ihtimalde, araçtaki “riskli şeyler” avantajıyla bir şok dalgası yaratarak aracı kontrol noktasından çıkartıp bir kilometre ileride ormanlık alana ve bölgeye dağılarak hedefi genişletmiş olacaktık. Böyle bir durumda yakalananlar olabilecekti ama kurtulanlar da olabilecekti. Hiç kimsenin vurulmamasını da temenni etmekten başka bir seçeneğim yoktu. Altımızdaki külüstür araçla bunu temenni etmek çok gerçekçi değilse de koşullar fazla seçenek bırakmıyordu. 

 

Araç kuyruğu durma derecesinde yavaşlayınca şoföre, inip durumu kontrol etmesini söyledim. Durum elveriyorsa ruhsatın arasına yüklü bir miktarda parayla olayı geçiştirmenin yoluna bakmasını özellikle tembih ettim. Yine saniyeler geçmez olmuştu.  Malzemeleri hazırlamış, ellerim ve parmaklarım olması gereken yerlerdeydi. Aracın içinde müthiş bir heyecan yaşanıyordu. O anda orada bulunanların hiçbirisi bu kadar yoğun heyecanı bu kadar kısa sürece yaşamadığı kesindi. En fazla beni tedirgin eden şey, bu araçta bulunanların, bize emanet edilen insanlar olmalarıydı. Bu nedenle, yoldaşlarımdan daha fazla koruma hassasiyeti gösteriyordum lakin acil durum planını daha farklı kurgulama seçeneği bulamamıştım. Nedense kuzu kuzu ilerleyip aracı içindekilerle birlikte “düşman”a teslim etmek devrimci karakterime ters geliyordu. 

 

Şoför bir süre sonra ağzının bir köşesine yerleştirdiği bir tebessümle dönüp hızlıca direksiyona geçti. Raporunu; “trafik kontroluymuş, araç muayenesi süresi bitmiş, 20 lira ile çözdük” diye özetledi. Ben derin bir nefes aldım ama araçtaki herkesin benden daha fazla rahatladığını gördüm. Belen Geçidi’nin kıvrımlı ve sarp yollarını geçip Amik Ovası’nın düzlüğünde Antakya’ya doğru yol aldık. 20 lira bize en ucuz vizeyi almayı sağlamıştı. 

 

***** 

 

Amik Ovası’ndan Antakya’ya ulaşan o dümdüz 20 kilometrelik yolu sorunsuz geçtik. İlk elden araçtaki “riskli şeyler”i gereken yere ulaştırıp güvenceye aldık. Artık aracımız, bu yaz mevsiminde çılgınca tatil yapan, bagajında çiçekler bile olan bir iç turist kafilesinden başka bir şey barındırmıyordu!.. Gittiğimiz turistik mekanlarda ortamımızı kuruyor, müzik açıyor, darbukalarımızla ve şarkılarımızla müziğe eşlik ediyorduk. Hem çok neşeli bir ortam oluşuyor hem de başka türlü bir dikkatin üzerimize yönelmesine engel oluyorduk. Bunu tercih etmemin bir başka nedeni de kendi hareket evlerimizi açarak olası risklere kapı aralamak istememekti. 

 

Bir hafta boyunca neredeyse her turistik bölgeyi böylesi neşe ve keyifli aktivitelerle geçirdik. Bize biraz tuzluya mal olmuştu; kolay değil, 13 kişilik konuk grubunu bir hafta boyunca kusursuz konuk etmek… Ama neticede hassasiyetime layık bir şekilde bu süreci atlatabilmiştim. 

 

Bir hafta sonra gerekli iletişim ve yeniden organizasyonu sağladık. Tekne yeniden geldi ve bu sefer grubu sorunsuz bir şekilde gönderdim. O zamanlar yoldaşlarımızın henüz küçük olan beş çocuğuna Harbiye’den, el yapımı 5 adet kamış yapımı kavalı hediye olarak göndermeyi ihmal etmedim. Çocukları müthiş sevindiren bu davranışımın daha sonra bana fırça olarak dönmesini beklemiyordum tabii! Gün boyu beş çocuk, ellerinde kavallarıyla “füüüt, füüt” diye çaldırıp duruyorlarmış. Yoldaşlarım bu gürültüden hiçbir iş yapamaz olmuş ve günde beş rekât bana küfrediyorlarmış! 

 

*** 

 

Grubu sağ salim akrabam ve yoldaşım olan kaptana teslim edip dönüş yoluna geçtik. Bu sefer araçta şoför dahil sadece üç kişi vardık. Ve öncekinden daha ihtiyatlı davranarak o riskli bölge öncesinde araçtan inerek dağıldık. Araç İskenderun’a doğru yol aldı, diğer kişi farklı bir yöne doğru yöneldi ben ise Antakya’ya doğru gitmek üzere Belen’e yayan olarak devam ettim. 

 

Belen, bölgemizin ülkücü nüfusunun en yoğun olduğu ilçesidir. Geçmişte tümüne yakını Ermeni nüfustan oluşuyordu. 1909 Adana Ermeni katliamı ve sonrasında 1915 Ermeni soykırımına varan gelişmeler sonucunda bu bölge Ermenilerden boşalmış, yerine Türkmen nüfus dolmuştu. Bu demografik değişim, ilçeyi ırkçı-ülkücü bir siyasal kimliğe büründürmüştü. Halen de öyledir. Anlattığım zamanlarda ilçenin girişinde devasa bir uluyan kurt heykeli, gelen geçen her yolcuya uluyormuş havasında yer alıyordu. Şimdilerde onu, eski yerine yakın bir pazar yerinde resim şeklinde korumaya devam ettiriyorlar ama eskisinin yerine Ermeni Soykırımının muzafferlerini temsilen devasa Türk Bayrağı tutan bir el heykeli dikilmiş durumda. Memleketime giren her kişi soldaki pazar alanında uluyan devasa Kurt’u, sağda ise devasa bu bayrak tutan eli Ermeni Soykırımının hatırası niteliğine görmek zorundadır! Türk’ün Gücü’nü göreceksiniz! 

 

Gecenin ilerleyen saatinde “vazifeden” dönerken bu ilçeye gidiyordum. Burada yol üzerinde epey lüks bir lokanta var: “Kurtoğlu Restaurant”! İsmini de İlçenin siyasal kimliğinden almış bir işyeri. Bu lokantanın şef garsonu benim yoldaşımdı. Merkezi bir yerde olması nedeniyle oraya kadar yürüyüp İskenderun’dan Antakya’ya devam eden otobüslerden birine burada binebilirim diye düşündüm. Herhangi bir aksilikte bir yoldaşımın olduğu yerde kendimi daha güvenli hissedebilecektim. Ancak mecbur kalmadıkça kendisiyle görüşmeyecektim ki öyle de oldu. Onu riske sokmak istemiyordum. 

 

Gecenin ilerleyen bir saatiydi. Gece yarısını geçmişti bile. Bu nedenle yolcu otobüsleri pek geçmiyordu. Umudumu, şehirler arası otobüslere bağlamıştım. Buradan geçen otobüsler yolcu olması halinde buradan mutlaka yolcu alıyorlardı çünkü yolcu ücretleri otobüs şoförlerinin cebine bahşiş olarak kalıyordu! “Kurtoğlu Restaurant” önünde otobüs beklerken el kaldırmadığım halde bir “Reno” otomobil önümde durdu. Gayet sıradan bir tarzda “nereye öyle” diye sordu, ön tarafta şoförün yanında oturan adam. “Antakya’ya” dedim. Arka kapıyı başıyla işaret ederek, “atla” dedi. Tereddüt ede ede kapıyı açıp koltuğa iliştim. Elbiselerimin belden aşağısı hala ıslaktı. Tekne aktivitemiz nedeniyle belime kadar suya girmek zorunda kalmıştım. 

 

Araba hareket edince bir iki sıradan soruyu sıradan cevaplarla geçiştirdim. Arkadaşlarla yüzmeye gelmiştim, geç saate kadar kalınca otobüs bulmakta zorlanmıştım, zaten onlar da bunu tahmin ederek beni almak üzere durmuşlardı… 

 

İç rahatlatan bu konuşmalardan kısa bir süre sonra araçtan telsiz sesleri gelmeye başladı. Hayattaki en büyük fobim! Beynimin her hücresi, vücudumun her siniri tetiğe geçti. Bütün bedenim avına saldırmaya hazır vahşi bir hayvan gibi gerildi. Belimdekini yavaşça çıkarıp hazırladım, sessizce kurdum. Her ikisi önümdeydi, herhangi bir terslikte son derece avantajlıydım. Hemen kafamda senaryo şekillendi; benden önce dağılan iki kişiden biri veya ikisi yakalanmış ve benim peşime takılmışlardı, beni de kurbanlık koyun gibi “Kuroğlu Restaurant”ın önünden yolcu gibi araçlarına almışlardı! Ama hiçbir şey istedikleri gibi sonuçlanmayacaktı, tam tersine Mehmet Güzel’i yakalamış olmanın ödülünü şeflerinden değil benden alacaklardı!  

 

*** 

 

Vücudum bir yay gibi gergin, aralarındaki sohbete kulak kabartmıştım. Hafta sonu tatillerini balık avı ile geçirmek üzere İskenderun’a gelmişlerdi. Ve şimdi ertesi gün mesaiye başlamak üzere eve dönüyorlardı. Gerili bedenim yavaş yavaş rahatladı, nefesim düzeldi. Anlaşılan vazifelerinden uzak durdukları ve doğayla baş başa kaldıkları bu iki günde iyilik damarları çalışmaya başlamış ve yolda kalmış birini alarak iyilik yapmaya karar vermişlerdi! Bugünün bakış açısıyla baktığımda çok katı ve ön yargılı bir değerlendirme içine girmiş olduğumun farkındayım. Ancak o günün şartları bu değerlendirmeyi oldukça masum kılıyordu. 

 

Antakya’ya vardığımızda beni evime bırakmayı teklif ettiler. Gecenin ilerleyen bu saatinde yürümeme gerek yokmuş, nereye istersem bırakırlarmış. Teşekkür ederek buna gerek olmadığını, evimin yakınlarda olduğunu söyleyerek kentin merkezinde, Köprübaşı’nda indirmelerini istedim. Stres yüklü anlar geride kalmıştı. 

 

Onlar evlerine, ailelerinin yanına gidebildiler böylece, ben de kendi “evime”!.. 

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!