BARIŞ SÜRECİ, ROTASINDA GİDİYOR MU? (Fikri Günay)
Gitmediği kesin. Neden derseniz: Devletin bir numaralı kurumu olan TBMM, sanki sıradan bir kurum gibi, el attığı hiçbir sorunu — bırakın çözmeyi — tartışamıyor bile. Herkesin ülkenin en temel sorunu, toplumsal barışın önündeki başat engel olarak tanımladığı Kürt sorununu TBMM, çözmeyi bir yana bırakın, bunun “terör sorunu mu yoksa toplumsal bir sorun mu olduğu”nu dahi resmî tutanaklara geçirebilmiş değil.
O hâlde şu soru kaçınılmazdır: Birileri, Türkiye halklarını kendi kişisel ya da grup çıkarları için “barış süreci”ni bahane ederek zamana mı oynuyor? Hani derler ya, “Zaman her şeyin ilacıdır.” Doğrudur; insanlar bireysel çıkarları için bazı sorunlarını zamana havale edebilir. Ancak bu sorun ne kişilere ne de gruplara bağlıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bu yana gündemde olan, tarihsel ve toplumsal bir sorundur.
Son 40–50 yılın, özellikle de son 23 yılında tek başına iktidarda olan bir partinin yönetimi altında; genelde Türkiye halkları, özelde Kürt halkı maddi ve manevi olarak çok ağır bedeller ödemiştir. Birinci barış sürecinin 2013–2015 yılları arasında nasıl kesintiye uğradığını yeniden anlatmaya gerek yok. Sürecin muhatapları da bu deneyimden ders çıkarmış olmalı ki, ikinci kez denemeye karar verdiler. Bu kararda hangi tarafın daha belirleyici olduğu ise, bana göre tali bir meseledir.
Bu uzun iktidar döneminin başlıca sorumlusu olan AKP, yavaş yavaş ördüğü Tek Adam Rejimi’ni sürdürürken ortak yönetimden hiç söz etmemiş; en ağır eleştirileri yönelten MHP’yi de yanına alarak “yola devam” demiştir. Genel Başkanlık ve Cumhurbaşkanlığı sıfatlarını birlikte kullanan Recep Tayyip Erdoğan, sürece dair ne düşündüğünü yuvarlak ifadeler dışında bugüne kadar açıkça ortaya koymamış, buna rağmen iktidarını korumayı başarmıştır.
İktidar ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile “anlaşmalı olarak barış sürecini götürüyorlar” denilse de, şimdilik açık bir çatlak görünmemektedir. Her iki lider de aralarında hiçbir sorun olmadığını her fırsatta dile getirmektedir. İnanıp inanmamak ise elbette serbesttir.
Peki o zaman ne oluyor? Asıl sorulması gereken soru budur. Son günlerde TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu aracılığıyla Kürt halkının bu süreçteki temsilcisinin fiilen kabul edilmiş olması, sürecin neden başarısız olacağına dair kuşkuları da beraberinde getiriyor.
CHP’nin İmralı’ya temsilci vermemesi bu başarısızlığın nedeni olabilir mi? AKP, son yerel seçimlerden bu yana azınlığa düşmüş ve sürekli oy kaybetmektedir. Buna rağmen, Kürt halkının 50 yıldır sürdürdüğü haklı mücadeleyi kullanarak, belki son bir kez daha başkanlığı ve seçimi garanti altına almayı hedefliyor olabilir.
Muhalefetin ana ekseni olarak görülen CHP ise tüm sorunların merkezine bu iktidarın değişmesini koymuş durumdadır. Oysa 23 yıldır yapılan seçimler sonucunda, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ortaya attığı “3Y”den (Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklar) hangisi gerçekten azalmış ya da gündemden düşmüştür?
Emperyalizmin süreğen bunalımından beslenen Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal krizine; Ortadoğu’daki gelişmeler de eklenince Kürt sorununun uluslararası bir nitelik kazanması engellenememiştir. AKP–MHP iktidarı, bugün komşu ülke Suriye’de, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin desteklediği, HTŞ gibi şeriatçı örgütlerin şekillendirdiği bir yapıdan medet umar hâle gelmiştir. Cumhur İttifakı, iktidarını sürdürmenin başka bir yolunu bulamayınca, adeta “denize düşen yılana sarılır” misali, geçmişte askerlerini vahşice katleden yapılarla dahi ilişki kurmaktan çekinmemiştir.
İkinci kez gündeme gelen toplumsal barış sürecinde, sanki tüm sorunların kaynağı Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rojava yönetimiymiş gibi bir algı yaratılmakta; buna karşın Öcalan’a, üç partiden (AKP, MHP, DEM Parti) oluşan TBMM heyeti adına bir ziyaret gerçekleştirilmesi milliyetçi çevrelerde ciddi rahatsızlık yaratmaktadır.
Bugün itibarıyla Meclis’te bulunan tüm partiler — İYİ Parti hariç — komisyona, İmralı ile görüşme konusundaki görüşlerini resmî olarak iletmiştir. Bu satırlar yazılırken basına yansıyan bilgiler, DEM Parti dışındaki raporların içerik bakımından büyük ölçüde benzeştiği yönündedir. En azından benim bildiğim budur.
Öne çıkan ilk yorumlardan biri, CHP raporunda komisyon heyetinin Abdullah Öcalan ile görüşmesine ve Türkiye’deki barış süreciyle yakından ilişkili olan Rojava’ya dair herhangi bir değerlendirmeye yer verilmemiş olmasıdır.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, CHP’nin temel hedefi iktidara gelmekten ibaret görünmektedir. Türkiye’nin adeta bir “açık cezaevi”ne dönüştüğü, kendi belediye başkanlarının ve çalışanlarının cezaevinde olduğu bir tabloda dahi, somut ve dişe dokunur çözüm önerileri sunamaması bunun göstergesidir.
19 Mart sürecinden bu yana, mümkün olan tüm demokrasi güçlerinin desteğini alarak ilk kez “militan kitle eylemleri” sergilemeleri ise, kitleleri başka bir biçimde pasifleştirmenin aracı hâline gelmiştir. Zira bir topluluktan çok ses çıkması, her zaman doğru yönde ilerlendiğini göstermez.
Son olarak şunu not düşmek gerekir: Faşizme karşı durmak, potansiyel olarak güçlenen demokrasi ve emek güçleri ittifaklarıyla mümkündür. Bunun yolu da beklemekten değil, somut sorunlar etrafında örgütlü mücadeleyi sürekli yükseltmekten geçer. Başka bir çare yoktur.
__________________________________________________________________________________
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerinin yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
