Atak Menü

Barış Kaosu, Fanatizm Çıkmazı (Meral Dersim)

Barış Kaosu, Fanatizm Çıkmazı (Meral Dersim)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
01 Eylül 2026, 00:01 | Yazar: Meral Dersim | Kategori: Ülke
Barış Kaosu, Fanatizm Çıkmazı (Meral Dersim)
Barış Kaosu, Fanatizm Çıkmazı (Meral Dersim)

 

Futbol ile fanatizm arasında her zaman ince bir çizgi vardır. Tıpkı milliyetçilik ile ırkçılık arasında olduğu gibi. Bir duygunun ölçüsü ve kontrolü kaybolduğunda, onun bir üst biçimi çoğu zaman tehlikeli bir yere varır. Aslında mesele yalnızca futbol ya da milliyetçilik de değildir. Ölçüsüzlük, hangi duygunun, fikrin ve davranışın içine yerleşirse yerleşsin, tehlikelidir.

 

Futbolu da bu yüzden her zaman milliyetçiliğe benzeyen bir aidiyet biçimi olarak gördüm. Aynı türden, aynı cinsten duygular bunlar. İnsan çoğu zaman neden Fenerli ya da neden Beşiktaşlı olduğunu bile bilmez. Tıpkı benim gibi. “Beşiktaşlıyım.” demek, benim için yıllardır süren bir alışkanlıktır. Güçlü bir aidiyet hiçbir zaman olmadı. Bir takımın dönemsel zaferlerini mutluluk gerekçesi saymadım ya da yenilgisine bir saniye dahi üzülmüş hissetmedim. Belki de bu yüzden futbolun insanda nasıl olup da böylesine hararetli bir kimlik duygusu yaratabildiğine alabildiğince şaşırdım hep.

 

İşin tuhaf tarafı şu ki bu memlekette bir futbol takımına duyulan aidiyet hissi, üstelik büyük takımlar arasında bile insanları karşı karşıya getirecek kadar önemsenirken, bir milletin aidiyet hissi kolaylıkla küçümsenebiliyor. Bir futbol kulübünün renkleri bu kadar kıymetliyken, bir milletin diliyle, kültürüyle ve var olma isteği nasıl önemsiz sayılabilir? İnsanların bir takım uğruna öfkelenmesi anlaşılır bulunurken, kendi kimliği uğruna söz söylenmesi neden hemen tehlikeli sayılabilir?

 

Millet dediğimiz şey dil ve kültür üzerine inşa edilirken, halk sözcüğü daha geniş bir toplumsal birlikteliği ifade eder. Bu nedenle bundan sonra “millet” kelimesini bilinçli olarak kullanacağım. Biz qom deriz, onlar millet. Daha bu ifade biçimi bile aynı olmadığımızı ve aynı olmak zorunda da olmadığımızı gösterir. Aynı ülkede yaşamak, aynılaşmak değildir. Birlikte yaşamak da farklılıkların ortadan kaldırılmasını gerektirmez. Aksine, birlikte yaşayabilmenin ilk şartı, birbirinin farklılığını değiştirmeye kalkmadan yaşayabilme olgunluğunu göstermektir.

 

Barış, kardeşlik hissiyatını doğurmak zorunda değildir. Zira geçmiş her zaman geçmiştir ama yaşanmış olanın hafızası kolayca ortadan kalkmaz. Birlikte yaşamak, birbirini sevmek, birbirine benzemek ya da aynı hafızaya sahip olmak değildir. Barışın belki de en temel şartı, farklı olanın varlığını değiştirmeye kalkmadan kabul edebilmektir.

 

Amedspor söz konusu olduğunda rekabetin milliyetçilik rengine dönmesi, rahatsız edici iki fanatizmin birleşmesi, insanı spor takımı tutmaya dahi itiyor.

 

Bilinen bir gerçeğe sırt çevirmek bir yana, insanları meyve bahçelerinden kovmak, taşlamak ve bütün bunlara “İllaki bir nedeni vardır.” diyerek fanatizmin içinden mazeret aramak kabul edilebilir değildir. Hele bu anlayış sokakta bir kadının elbisesine müdahale etmeye kadar varmışsa, artık tek tek olaylardan değil, yerleşmiş bir zihniyetten söz etmek gerekir. Yetkililerin “münferit” diye geçiştirdiği bu kaçıncı olay? Her olay için ayrı bir gerekçe bulunabilir ama gerekçeler, zihniyetin kirli biçimini ortadan kaldırmaz.

 

Velev ki Amedspor kazanmamış olsaydı, ne değişirdi? Açıkçası meseleyi bir gurur meselesine dönüştürmek, kazanmak ve kaybetmek üzerinden bir üstünlük duygusu üretmek de bana sağlıklı gelmiyor. Bu yüzden hâlâ bir takım tutmuyorum. Bir maç kazanılır, bir başkası kaybedilir. Bugün sevinen, yarın üzülür. Mesele, zaten ölçüsü kaybedilebilen futbol fanatizminin milliyetçilikle birleştiği anda başka bir şeye dönüşmesidir.

 

Her iki tarafta da sağduyulu insanlar elbette vardır. Fakat sağduyuyu yalnızca barışı arzulamak olarak görmüyorum. Barış kendi başına ahlaki bir ölçü değildir. Adaletin olmadığı yerde barış, yalnızca mevcut eşitsizliğin devam etmesidir. Gerçek sağduyu biraz da adaleti istemektir. Haksızlığa uğrayanın talebini, haklı olduğu yerde açıkça haklı bulabilmektir. Herkese eşit mesafede durmak, ortada bir eşitsizlik varsa insanı adalete eşit mesafede tutmaz.

 

Barış, savaşan kuvvetler arasındaki dengeli uzlaşmadır. Aksi, bana göre yalnızca güç ilişkilerinin teyididir. Savaşın sona ermesi tek başına barış değildir. Çünkü anlaşma bazen uzlaşma değil, bir tarafın diğerine diz çöktürmesidir.

 

Yenilginin barışı olmaz. Nedamet getirmenin barışı olmaz. Bir tarafın kazandığı, diğer tarafın yalnızca kaybettiğini kabul ettiği bir düzene barış demek de kolay değildir. Çünkü barış, galibin mağluba sunduğu merhamet değil; karşılıklı olarak savaşın gerekçelerini ortadan kaldırabilecek bir uzlaşma olmalıdır.

 

Bu nedenle sözde nezaketi de samimiyetsiz buluyorum. Nezaket ve iyilik adına haksızlığı görünmez kılmak, faşizan bir anlayışı yumuşak cümlelerin arkasına saklamak gerçek nezaket değildir. Bir milletin varlığını kabul etmek, ona verilmiş bir lütuf da değildir. Kendi diliyle, kültürüyle ve adıyla yaşamak için başkasının hoşgörüsüne ihtiyaç duymaması gerekir.

 

Sonunda dönüp yine barışa geliyorum. Bir insanın hiç tanımadığı futbolcuların formasına dahi duyduğu sevgi anlaşılabiliyorsa, aidiyet anlaşılabiliyorsa, bir insanın ninnisi olan diline duyduğu aidiyetin anlaşılması çok daha kolay olmalıydı. Futbol sahasında kutsal sayılan aidiyetin hayatın içinde suç gibi görülmesi, belki de bütün bu meselenin en büyük çelişkisidir.

 

Bir toplumun barış arzusu onun dilidir. Sosyal medya artık gözlemcisi olduğumuz ciddi bir veri alanıdır. İnsanların “Nasıl da Türkçe konuşturduk!”, “Daha Türkçe bile bilmiyor.”, “Bunların hepsi kıro.” gibi yüzlerce alçaltıcı ifadeyle rahatlıkla konuşabildiği bir ülkede barış, siyasal hazırlığı olan ama toplumsal karşılığı olmayan bir şeydir. Çok merak ediyorum: Yüz yıldır genlere kadar inmiş bu hesapsız milliyetçiliği hangi ameliyatla alacaklar?

 

Barışı istemek, barış hakkında soru sormaktan vazgeçmek anlamına gelmez. Çünkü barışın kıymeti yalnızca savaşın bitmesinden değil, barışı mümkün kılan fikrin kalıcılığından gelir.

 

Barış, “gerçekten barış olacaksa”, kimin kime boyun eğdiğini değil, farklı olanların neden birbirinin varlığını tehdit olarak görmediğini anlatabilmelidir. Bir dilin başka bir dilin, bir kimliğin başka bir kimliğin varlığından rahatsız olmadığı yerde barıştan söz edilebilir.

 

“Barışı devlet ve biz, çözümü ise sadece biz üreteceğiz.” anlamına gelen sözler söylemek milletin beklentisini karşılamıyor. Elbette herkes ağacın meyveleriyle hemen önüne düşmüyor; ancak bir güz yaprağı gibi sararmış hâlde görmeye de çoğunun arzusu yok. Eğer öyle olsaydı, geçmiş sorgulanır bir duruma düşerdi.

 

Adil ve hükümete mesafeli bir çözüm ile barış aynı şey değildir. İşte bu sürecin diğer süreçlerden farkı, çözüm ile barış olgusunun oluş sırasının ve muhataplarının yer değiştirmesidir. Kürtlerin ısrarlı talebi, zamana yayılmayan ve istenirse hemen üretilebilecek çözümdür. Gerisi takım tutmaktır…

 

Tüm bunları söylerken, durumdan vazife çıkarıp Alevileri hedef tahtasına koymak için adım atan faşistlerin, insanların başını top yaparak yuvarlayan futbol takımlarını nasıl da görmezden geldiğini de eklemek gerek.

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!