Atak Menü

Apolitikleşme, Eleştiri ve Toplumsal Yozlaşma (Meral Dersim)

Apolitikleşme, Eleştiri ve Toplumsal Yozlaşma (Meral D…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
20 Mayıs 2026, 14:55 | Yazar: Meral Dersim | Kategori: Ülke
Apolitikleşme, Eleştiri ve Toplumsal Yozlaşma (Meral Dersim)

 

 

Günlerdir Kürt medyasında en çok izlediğim şey ya da izlemek durumunda kaldığımız şey, bir müzik şirketi ile bir sanatçı arasında başlayan polemik. Tabii gerçekten haber bakmak isteyenlerin pek bakmadığı şeyler olunca duyarsız kaldım. Emeğe çökenler, YouTuber’lar, bağımsız yazarlar… Hâl böyle olunca kısaca şöyle bir baktım ve şuna karar verdim: Bizzat olayın içinde olmayan, olayda doğru taraf olamaz. Ama es geçmeden ilk etapta söylediğim şey şuydu: Kim güçlüyse o çökmüştür. Zira bu kişi ise kişi, kurum ise kurumdur. Ama ilke değişmez; güç her zaman çöker.

 

Yeteneğin tek başına ortaya çıkan bir şey olmadığını düşünüyorum. Yeteneği ya zekâ ya da duygu besler ve en çok da politik şartlar. Zira isyanın ve acının resmedildiği müzikler insanlar için bazen işkencelere dahi dayanma gücü vermiştir. Bana kalırsa insanı gerçekten büyük üretimlere götüren şey çoğu zaman bu politik duygudur; en azından öznel müzik anlayışım budur. Dün, Şili darbesinde işkence gördükten sonra öldürülen meşhur sanatçıyı bir kez daha dinlediğimde, onlarca kültürden son dönemlerde dinlediğim en iyi şarkılar olduğuna ve acının yeteneği güçlendirdiğine, duyguyu açığa çıkardığına karar verdim. Zekâ da müzik de güçlü çıkışlar yaratabilir; ancak halka temas eden, insanlarda gerçek karşılık bulan üretimlerin temelinde yoğun bir politik duygu hâli vardır. Mem Ararat’ın müziğinde de bunu görmüştüm. Sesinin rengini beğenmiyorum diyen birçok kişiye rağmen ben sesinin rengini de müziklerini de beğenirim.

 

Bu mesele ilk gündeme geldiğinde kurumların problemli olabileceğini düşündüm; zira güç ilkesi bana bunu düşündürdü. Fakat aynı zamanda hiçbir tarafın tamamen haklı ya da tamamen kutsal olamayacağını da biliyordum. Çünkü ne kurumlar ne de kişiler politik süreçlerden bağımsızdır. Apolitikleşme yalnızca bireyi değil, kurumları da çürütür. Bu yüzden “her ne olursa olsun” anlayışıyla yorum yapanlar bana her zaman tehlikeli gelmiştir. Çünkü bu anlayış zamanla yozlaşmanın önünü açar.

 

Bugün bu tartışmanın büyümesinin iki temel nedeni olduğunu düşünüyorum: Ya gerçekten çok vahim bir apolitikleşme dönemindeyiz ki bence bu kesinlikle tartışılmaz ya da söz konusu sanatçının toplumda ciddi bir karşılığı ve sevgisi var. Bana göre her iki neden de etkili.

 

Fakat bizler meseleye toplumun ihtiyaçları üzerinden değil, holiganlık üzerinden yaklaşıyoruz. Ya kişiyi kutsallaştırıyoruz ya da kurumları dokunulmaz hâle getiriyoruz. Oysa kimse emeğinin sömürülmesini kabullenmez. Ne kişi ne de kurum ilah değildir. “Ne olursa olsun yine de böyledir” mantığı yanlışların normalleşmesine neden olur.

 

Bu yüzden bu mesele kişiler üzerinden değil, apolitikleşme üzerinden tartışılmalıdır. Mesele şu ki topluma mal olmuş kişiler hakkında dikkatli konuşmak gerekir ve topluma mal olmuş kişilerin de sorumluluğu vardır. Bu noktada tek bir kişiye yüklenmeyi çifte standart olarak görüyorum. Pekâlâ kişisel yaşamı son derece çalkantılı insanlar var; bunların politik açıklamalar yapması onları politikleştirmez, konser vermeleri de politikleştirmez. Politik olmak, bir partinin üyesi ve çalışanı olmaktan ziyade gerçekten de halkın çıkarı söz konusu olduğunda dil değiştirme ve eleştiri yapma gücüne sahip olmaktır.

 

Bugün en büyük sorunlarımızdan biri de meseleleri yüzeysel ve tarafçı biçimde tartışmamızdır. Gerçek politik bilinç yerine kişi fetişizmi ya da kurum yüceltmesi üretiyoruz.

 

Bir toplumu ayakta tutan en güçlü iki şey direnişi ve müziğidir. Sanatın içinde kitleselleşen sanat olması itibarıyla müzik önemlidir. Kimse oturup bir şiir okumayacaktır belki ama bir ezginin sesini herkes duyacaktır. Dönem apolitikleşme dönemi. Yıllardır sürüp hiçbir sonuca bağlanamayan, muhataplarının da artık ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemediği kaotik bir politik barış döneminde insanları diri tutan tek şey müzik oldu. Çünkü “savunmasız bir halkın” tek gücü artık kendi imkânlarıyla ayakta kalma sürecine girmektir; yani asimilasyona maruz kalmamaktır. Yurtseverlik dediğiniz şey, her şeyden önce kendi toprağında kendi kültürünü yaşama arzusudur. Bu arzu insanı politik bir varlık hâline getirir. Ancak sonucun asıl nedene kurban edildiği tartışmalar bana kalırsa tutarsız bir eğilimdir.

 

Bu toplumda artık yalnızca bedel, fedakârlık ve acı üzerinden kurulan kutsallıkların da sorgulanması gerekiyor. Ezbere yapılan, bireyi hor gören, onun mutluluğunu ve açmazlarını yok sayan anlayış yanlıştır.

 

Kurum kültürünü ve kişi kültünü Hitler ya da Stalin üzerinden eleştirenler de dönüp önce başka bir çelişkiye bakmalıdır. Çünkü bireyin “dava”, “devrim” ya da “savaş” uğruna yok sayılması yalnızca geçmiş rejimlerin problemi değildir. Özgürlüksüzlüğü eleştirirken başka alanlarda kurum fetişizmi üretmek de aynı paradoksun başka bir biçimidir.

 

Burada mesele yalnızca Mem Ararat değildir; para da değildir, kişi de değildir. Mesele onların şahsında ortaya çıkan politik ezberler ve politik ahlaktır. Bu politik ahlakta birey her zaman suçludur. Elbette sanatçı için de kurum için de maddi meseleler önemli olabilir. Büyük ihtimalle bu tartışmanın içinde bunlar da vardır. Fakat benim itiraz ettiğim şey, “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla yozlaşmanın üzerinin örtülmesidir.

 

Çünkü tam da bu kurum ve kişi dokunulmazlığı yüzünden insanlar zamanla apolitikleşti, uzaklaştı, soğudu. Hatta bazıları yalnızca kurumlardan değil, halktan ve mücadeleden bile sessizce koptu. Bir zamanlar asla kopmayacağını söyleyen insanlar koptu; asla uzaklaşmam diyenler uzaklaştı. Çünkü sürekli olarak eleştirisizlik üretildi.

 

Bir film izlemiştim; hiç aklımdan çıkmayan bir diyalog vardı. Muhalif olan kişi, devrimin liderlerinden birine şunu söylüyordu: “Muhalefet dostum, muhalefet… En büyük devrim budur.”

 

Evet, nicelliğin ve genel çıkarın her şeye feda edildiği bir anlayış değil; bireyin özgürlük alanını da, haklarını da, geleceğini de feda etmeyen bir toplumsal dokuya ihtiyacımız var. Birey toplumun parçasıdır; ne ondan üstündür ne de onun altındadır. İkisinin çıkarları bütünleştiği oranda toplum olunur. Eleştirisizlik sadece kurumu değil, toplumu ve geleceği de çürütür.

 

Artık taraf tutma refleksi yerine düşünmeyi öğrenmek gerekiyor. Ne kurumlar ne kişiler apolitikleşmenin dışında kalabilir. Kimse bundan tamamen bağımsız değildir. Ve tam da bu yüzden eleştiri bir tehdit değil, yozlaşmayı engelleyen son savunma hattıdır.

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!