ANTAKYA DEPREMİ 3. YILINDA (Mihrac Ural)
Antakya depremi, 6 Şubat 2023 tarihinde vuku buldu. Bu acımasız deprem üçüncü yılına girdi. Şehri vuran bu deprem; Türkiye’de Hatay, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Malatya, Kilis, Osmaniye, Diyarbakır ve Şanlıurfa gibi birçok şehirde, on bir il ve çevresiyle birlikte hissedildi ve büyük hasara yol açtı. Suriye’de ciddi can kayıpları yaşandı; Lazkiye’de yıkılan evler geniş bir çevrede etkisini hissettirdi. Lübnan, İsrail, Kıbrıs ve Mısır gibi ülkelerde de zayıf ama hissedilebilir sarsıntılar yaşandı. Ölüm kol gezdi. Yetmiş beş bin kişinin can verdiği bu depremde, Antakya’da elli bin kişi hayatını kaybetti. Suriye’de ise ölüm sayısı on bini geçmişti.
İşte bu zor günlerde gelinim Mariya ile torunlarım Ali ve Sam, bu depremin çekip aldığı canlarımdı. Ölen tüm insanlar için derin bir acı duydum. Ağır bir kayıptı. Beş yaşındaki Ali ve dört yaşındaki Sam, benim için sonsuz bir acı ve ıstırap oldu. Soy ağacım bu iki varlıkla devam edecekti. O an ben de ölenler gibi ölmüştüm. Depremin acımasızca aldığı tüm insanlar için başsağlığı diliyor, hepsini rahmetle anıyorum.


Deprem olduğunda ben ve yoldaşlarım Bassit’teydik. İlk deprem saat 04.17’deydi ve şiddeti 7,7 idi. İkinci deprem ise 13.24 sıralarında, 7,6 şiddetinde vuku buldu. Bilim insanları, bu depremin kesik depremlerden farklı olduğunu izah ettiler. Depremler genellikle ilk darbeyi vurduktan sonra dinmeye başlar; Antakya depremi ise tam tersine, yavaş başlayıp giderek hızlandı ve ardı arkası kesilmeyen büyük sarsıntılara yol açtı. Bu, tarihte ender rastlanan bir olaydı. Deprem, ilk anından itibaren saniyeler içinde hızlanarak üst üste darbeler vurmaya başladı. Bu birbiri ardına gelen dev darbeler, özellikle Antakya ve Lazkiye’de hiçbir kudretin dayanamayacağı yıkımlara neden oldu.
Antakya’da yakın akrabalarım evlerini terk ederek sokak ortasında kalmış, depremin dinmesini beklemişlerdi. Yanlarında olamayışımın verdiği acıya rağmen kurtulmuş olmalarından dolayı mutluydum.
Antakya yıkılmıştı, yerle bir olmuştu. Eski ve yeni Antakya yok edilmişti. Bu güzelim tarihî kent artık yoktu. Devlet, bu güç koşullarda halkının yanında olmalıydı. Ancak Erdoğan devleti, halkın acılarını hissetmedi. Aradan geçen üç yılda yıkıntılar dahi tam anlamıyla kaldırılmadı. Yeni yapılar; demirleri açıkta, sıvası dökülen, sıradan bir mimari anlayışla ortaya konuldu. Geçtiğimiz günlerde, görsel efektlere dayalı algılarla sunulan binaların önü arkası çamur bataklığı içindeydi; yapım işlemleri bitmemiş binalar, görseller asılarak sahte gösterilerle halka algı yutturulmaya çalışıldı. Her şeyiyle sahte olan bu Antakya, artık eski Antakya değildi.
Binalar hâlâ tamamlanmamış, verilen sözler zerre kadar tutulmamış, insanlar çadırlarda ve konteynerlerde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Antakya, deprem kadar şiddetli bir devlet ihmaliyle yaşamaya zorlanmıştır. Adalet depremle ölmez. Adalet, bir şehrin ve şehirlerin yok olmasına neden olan müteahhitlerin yakasına yapışmalıdır. Adaleti yok ederseniz, inşaatlardaki kaçak ve çürük yapılanmayı sürdürürseniz, sonunda adalet karşısında mahkûm olursunuz. Devlet adaleti yok edemez; dolayısıyla devlet dâhil müteahhitler, haksızlıkları oranında adalet karşısında hesap verecektir.
Erdoğan ve yandaşları adaletin uyuduğunu sanıyorlar. Hayır; adalet, şehirlerin yıkıntıları arasından doğup yakalarına yapışacaktır. Ne Erdoğan ne de müteahhitler bu gerçekten kaçamayacaktır. Deprem aidatı adı altında toplanan milyarlarca lira başka alanlara harcandığında, yıkımı giderecek kaynak bulunamayacaktır. Varlıkları böylesine heder eden devlet, adaletle yüz yüze gelecek ve sonuçlarına katlanacaktır. Aradan geçen üç yıla rağmen bitmeyen, bataklığa dönüşen alanları görsel hilelerle örtmek çözüm değildir. Halkı aldatan bu rejim yıkılmaya mahkûmdur.
Buna rağmen Antakya yeniden ayağa kalkacaktır. Antakya halkı, şehrine olan bağlılığıyla toprağını yeniden yeşertecektir.
Antakya, binlerce yıldır ayakta duran tarihî bir kenttir. Bu görkemli yapı, diktatörlerin oyunlarına ve hilelerine rağmen kendini koruyacaktır. Erdoğan, Antakya halkına oyun oynayamaz; attığı her adıma karşılık bu toprakların insanı güçlü bir şekilde direnecektir. Devlet ne kadar oyun oynarsa oynasın, sonunda halkın iradesi gerçekleşecektir. Antakya, İskenderun ve çevresi, devletin adaletsiz yaklaşımına karşı halkı tarafından yeniden yeşertilecek ve ayağa kaldırılacaktır.

Lazkiye depremine dönelim. Bassit’te işlerimiz vardı ve henüz bitirmemiştik. Geceyi orada geçirmeye karar verdik. Ertesi gün işlerimizi bitirip Lazkiye’ye inecektik. Kısmet böyleymiş. Henüz gün doğmamıştı; çok erken uyanmıştım. Odama doğru geri dönerken depremin ilk evresine tanıklık ettim. Hemen tüm yoldaşları uyardım, elbiselerimi alarak dışarı çıktım. Deprem devam ediyordu; arabaya binip beklemeye başladık. Depremi arabanın içindeyken yaşadık.
Çevremizde insanlar toplanmaya başlamıştı. Ortam sarsılırken Lazkiye’deki evi aradım. Durumları iyiydi. Ancak gelinimiz Mariya’dan haber alamıyorduk. Dakikalar ilerledikçe oğlumun evinin yıkıldığı haberini aldık. Orada canlarım vardı: Mariya, Ali ve Sam. Lazkiye’nin en görkemli binalarından biriydi ama yıkılmıştı. Hızla şehre doğru yola çıktık. Yol boyunca haber alamadık; yıkılan binada ölüler olduğu söyleniyordu. Yarım saatlik yolu katettik. Şehir harabeye dönmüştü.
Dev bina çökmüştü. On katlı binanın her katında dörder daire vardı. Elimizde hiçbir imkân yoktu. Evimiz yakındı; uğrayıp sağ salim olduklarını gördükten sonra oğlumun binasına koştuk. Gün ağarmıştı. Ellerimizle kazmaya başladık. Ses veren yoktu. Bu arada bir kepçe bulunmuştu; yıkıntı içindeki beşinci katı açmaya çalışıyordu. Ben tükenmiştim. Binanın hemen dibinde Şeyh Abdülhadi makamı vardı. Sırtımı duvarına yasladım. Ortam soğuktu, ayakta duramıyordum. Artık yapabileceğim bir şey kalmamıştı.
Bir anda yere uzandım. Baygınlık geçirdim. Uzun süre yerde yattım. Birkaç genç beni yakındaki hastaneye taşıdı. Baygınlığım geçti ama iyi değildim. Yeniden binanın olduğu alana döndük. Saat 10’a doğru kepçe durdu. Mariya, Ali ve Sam’ı birbirlerine sarılmış hâlde bulduk. Her şey korkunçtu. Ölülerimizi hastaneye taşıma çabaları, ölümü iliklerimize kadar hissettirdi. Artık ağlamak bile çözüm değildi. Donup kalmıştım.
Sabah erkenden evimiz ziyaretçilerle doldu. Cenazeleri yıkamak için insanlar geldi. Herkes ağlıyordu. Kadınlar feryat ediyordu. Yıkama işlemi bittikten sonra mezarlığa gidildi. Binlerce insan akın akın mezarlığa gelmişti. Herkes hüznünü belli ediyordu. Ben ise ruhu göçmüş bir hâlde taziyeleri kabul ediyordum.
Bir hafta boyunca taziye sürdü. Tanımadık insanlar bile başsağlığı dilemeye geldi. Yedinci gün gelenekler yerine getirildi, yüzlerce insana yemek verildi. Dini gerekler neyse yapıldı.
Şimdi uzaklardayız. Mezar başına gidemiyoruz. Terör şebekeleri, inanılmaz bir cehaletle insanlara saldırıyor. Alevi olmak onlar için ölüm demek. Ancak bu zorbalık er ya da geç sona erecektir. Lazkiye yıkıntıları hâlâ durmaktadır. Depremzedeler hâlâ acı çekmektedir. Colani ve şebekesi, para getirmediği için bu konuyla ilgilenmemektedir. Ancak devlet kurulma aşamasını tamamlarsa, bu şebekeler tasfiye edildiğinde çözüm yolları da gündeme gelecektir. Bu ihmalkârlık kabul edilemez.
Biz canlarımızın mezarlarına yeniden kavuşacağız. Onlarla, sevgimizi sonsuzca sunarak yaşamaya devam edeceğiz. Hep birlikte onları anıyoruz. Onlar canımız kadar kıymetlidir. Anıları hep en önde duruyor. Biz hâlâ acı çekiyoruz; gidenler hayatımızın bir parçasıydı. Onları anmaya devam edeceğiz. Hiçbir güç bu bağı zayıflatamaz. Mesafeler ne olursa olsun, canlarımız ruhlarıyla aramızda yaşamaya devam edecektir.
______________________________________________________________________________
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
