Atak Menü

Ankara’da NATO Zirvesi: Savaş Ekonomisine Karşı Halkların Barış Hakkı (Şükriye Ercan)

Ankara’da NATO Zirvesi: Savaş Ekonomisine Karşı Halkla…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
23 Haziran 2026, 18:09 | Yazar: Şükriye Ercan | Kategori: Dünya
Ankara’da NATO Zirvesi: Savaş Ekonomisine Karşı Halkların Barış Hakkı (Şükriye Ercan)

 

 

Ankara, Temmuz ayında yalnızca diplomatik bir toplantıya değil, yeni dönemin savaş politikalarının sahneleneceği büyük bir emperyalist zirveye ev sahipliği yapacak. NATO Zirvesi, resmî açıklamalarda “güvenlik”, “caydırıcılık”, “ittifak dayanışması” ve “savunma kapasitesi” gibi kavramlarla anlatılıyor. Oysa sosyalistler açısından mesele bu diplomatik cümlelerin ötesindedir. Çünkü NATO, sadece devletler arası bir askeri ittifak değildir; aynı zamanda kapitalist dünya düzeninin askeri aygıtlarından biridir.

 

Bu nedenle Ankara’da yapılacak zirveye yalnızca “Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı uluslararası toplantı” olarak bakılamaz. Bu zirve, halkların sofrasından kesilen ekmeğin silah tekellerine aktarılmasıdır. İşçilerin ücretinden, emeklilerin maaşından, kadınların yaşam hakkından, çocukların eğitiminden, doğanın geleceğinden alınan payın savaş bütçelerine devredilmesidir.

 

Bugün NATO’nun önüne koyduğu hedef açıktır: Daha fazla silah, daha fazla askeri harcama, daha fazla savaş hazırlığı. 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan kararlarla NATO ülkeleri, savunma ve güvenlik harcamalarını milli gelirlerinin yüzde 5’ine çıkarma yönünde taahhüt vermiştir. Bu, yalnızca bir bütçe kalemi değildir. Bu, sınıfsal bir tercihtir. Çünkü her askeri harcama artışı, aynı zamanda sosyal harcamaların kısılması, kamusal hizmetlerin budanması ve halkların yoksullaştırılması anlamına gelir.

 

Bir ülkede hastaneler randevu veremezken, okullar yoksulluk içinde ayakta durmaya çalışırken, emekliler pazardan artık toplarken, gençler geleceksizlik içinde iş ararken, kadınlar şiddete karşı korunamazken milyarlarca doların savaşa ayrılması tarafsız bir karar değildir. Bu karar, sermayenin ve savaş aygıtlarının çıkarına; halkların, emekçilerin, kadınların ve yoksulların aleyhinedir.

 

NATO’nun dili her zaman “güvenlik” dilidir. Ama sorulması gereken soru şudur: Kimin güvenliği?

 

İşçinin güvenliği mi?
Kadının güvenliği mi?
Çocuğun güvenliği mi?
Göç yollarında ölüme terk edilen halkların güvenliği mi?
Yoksa silah şirketlerinin, enerji tekellerinin, askeri üslerin, savaş ekonomisinden beslenen sermaye gruplarının güvenliği mi?

 

Sosyalistler açısından güvenlik, tankla, füzeyle, savaş uçağıyla tanımlanamaz. Halkların gerçek güvenliği; barınma hakkıdır, çalışma hakkıdır, ana dilinde yaşama hakkıdır, eşit yurttaşlıktır, kadınların özgür yaşam hakkıdır, doğanın talan edilmemesidir, çocukların savaşsız bir dünyada büyümesidir. NATO’nun güvenlik anlayışı ise halkların değil, devletlerin ve sermayenin güvenliğini esas alır.

 

Ankara Zirvesi’nin temel başlıklarından biri savunma sanayiinin büyütülmesidir. Bu başlık Türkiye açısından ayrıca önemlidir. Çünkü Türkiye son yıllarda askeri teknoloji, drone, mühimmat, zırhlı araç, hava savunma sistemleri ve savunma ihracatı alanında kendisini bölgesel bir güç olarak konumlandırmaya çalışıyor. İktidar, bu tabloyu “yerli ve milli başarı” olarak sunuyor. Oysa sosyalistler açısından mesele başka bir yerden görülmelidir.

 

Bir ülkenin kalkınması, daha fazla silah satmasıyla ölçülemez. Bir ülkenin onuru, savaş teknolojilerinde büyümesiyle değil; halkının yoksulluğunu azaltmasıyla, kadın cinayetlerini durdurmasıyla, iş cinayetlerini önlemesiyle, doğasını korumasıyla, gençlerine gelecek sunmasıyla ölçülür. Silah sanayii üzerinden kurulan “güçlü ülke” söylemi, emekçilerin gerçek sorunlarını örten ideolojik bir perdedir.

 

Bugün kapitalist dünya sistemi derin bir kriz içindedir. Ekonomik kriz, iklim krizi, gıda krizi, göç krizi ve siyasal kriz iç içe geçmiştir. Böyle dönemlerde egemenler, krizin faturasını halka keserken, aynı zamanda militarizmi büyütürler. Çünkü savaş ekonomisi kapitalizmin kriz dönemlerinde sıkça başvurduğu bir çıkış yoludur. Silah üretimi artar, askeri bütçeler büyür, güvenlik yasaları sertleşir, toplum korku üzerinden yönetilir.

 

Bu yüzden NATO Zirvesi’ni yalnızca dış politika başlığı olarak değil, aynı zamanda iç politika başlığı olarak da okumak gerekir. Zirve Ankara’da yapılırken, şehir sadece diplomatik protokol alanına dönüşmeyecek; aynı zamanda güvenlikçi devlet aklının sahasına çevrilecektir. Polis barikatları, yasaklar, gözaltılar, protesto hakkına müdahaleler ve kamusal alanın militarize edilmesi bu sürecin parçası haline gelebilir. Çünkü savaş politikaları dışarıda başlar ama içeride özgürlükleri daraltarak sürer.

 

Sosyalistler açısından NATO karşıtlığı, soyut bir dış politika itirazı değildir. NATO karşıtlığı, halkların yaşam hakkını savunmaktır. NATO karşıtlığı, emekçinin alın terinin silah tekellerine aktarılmasına karşı çıkmaktır. NATO karşıtlığı, savaşın kadınlar, çocuklar, göçmenler ve yoksullar üzerindeki yıkıcı sonuçlarını görmektir. NATO karşıtlığı, Kürtlerin, Filistinlilerin, Ukraynalıların, Ortadoğu halklarının ve bütün ezilenlerin kaderinin emperyalist pazarlık masalarında belirlenmesine itiraz etmektir.

 

Ancak burada net olmak gerekir: Sosyalist tutum, bir emperyalist bloğa karşı çıkarken başka bir devletçi, otoriter ya da yayılmacı gücün arkasına dizilmek değildir. “NATO’ya hayır” demek, otomatik olarak başka bir savaş merkezine evet demek değildir. Halkların özgürlüğünü savunan sosyalist politika, ne NATO’nun savaş düzenine ne de başka egemen güçlerin halkları ezen politikalarına yedeklenir. Bizim tarafımız devletlerin savaş masaları değil; halkların barış, eşitlik ve özgürlük mücadelesidir.

 

Ukrayna savaşı bu açıdan önemlidir. Ukrayna halkının savaşta ödediği bedel ağırdır. Kentler yıkılmış, insanlar göç yollarına düşmüş, milyonlarca insan güvencesizliğe mahkûm edilmiştir. NATO ise bu acıyı kendi askeri stratejisini büyütmenin gerekçesi haline getirmiştir. Savaşın sona ermesi için gerçek bir barış politikası yerine, daha fazla silah, daha fazla cephe, daha fazla askeri harcama dayatılmaktadır. Bu, halkların değil, savaş aygıtlarının çıkarınadır.

 

Ortadoğu açısından da tablo benzerdir. NATO’nun “güney kanadı”, “Akdeniz güvenliği”, “enerji yolları”, “göç yönetimi” gibi kavramlarla tarif ettiği coğrafya; aslında halkların yaşadığı, savaşlarla parçalanmış, darbelerle, işgallerle, yoksullukla ve mezhepçi politikalarla yaralanmış bir bölgedir. Filistin’de yaşanan yıkım, Suriye’nin parçalanmışlığı, İran merkezli gerilimler, Kürt sorunu, göçmenlerin yaşadığı insanlık dışı koşullar ve Akdeniz’deki enerji rekabeti NATO’nun güvenlik belgelerinde teknik başlıklar gibi yer alır. Oysa bu başlıkların her birinin arkasında insan hayatı vardır.

 

Sosyalist perspektif, bu yüzden coğrafyaya harita üzerinden değil, halklar üzerinden bakar. NATO haritada üsleri, deniz yollarını, radar sistemlerini, enerji hatlarını görür. Biz ise orada anaları, çocukları, işçileri, göçmenleri, yoksulları, kadınları, yerinden edilmiş halkları görürüz. NATO için Ortadoğu “istikrarsızlık alanı”dır; bizim için Ortadoğu, emperyalist müdahalelerle, otoriter rejimlerle ve kapitalist yağmayla yaralanmış halkların coğrafyasıdır.

 

Türkiye’nin bu zirveye ev sahipliği yapması da tesadüf değildir. Türkiye, NATO açısından Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Akdeniz arasında stratejik bir ülkedir. İktidar ise bu konumu dış politikada pazarlık gücüne, içeride ise milliyetçi-güvenlikçi söyleme dönüştürmek istemektedir. “Bölgesel güç”, “oyun kurucu ülke”, “savunma sanayiinde atılım” gibi kavramlarla topluma bir güç imajı sunulmaktadır. Fakat emekçiler açısından gerçek soru şudur: Bu güç kimin gücüdür?

 

Asgari ücretli için mi?
Emekli için mi?
Atanamayan öğretmen için mi?
Üniversite öğrencisi için mi?
Şiddet gören kadın için mi?
Köyü boşaltılmış, dili yasaklanmış, kimliği inkâr edilmiş halklar için mi?

 

Eğer bir ülkenin gücü halkına özgürlük, adalet ve refah olarak dönmüyorsa; o güç halkın değil, iktidarın ve sermayenin gücüdür.

 

Bugün sosyalistlerin görevi, NATO Zirvesi’ni yalnızca protesto edilecek bir diplomatik olay olarak görmekle sınırlı kalmamalıdır. Bu zirve üzerinden halka savaş ekonomisinin ne olduğunu anlatmak gerekir. Savunma bütçesi artarken neden eğitim ve sağlık bütçesinin yetersiz kaldığını göstermek gerekir. Silah şirketleri büyürken emekçinin neden yoksullaştığını anlatmak gerekir. “Güvenlik” denilen şeyin çoğu zaman halkın özgürlüğünü kısıtlayan bir yönetim biçimine dönüştüğünü teşhir etmek gerekir.

 

Ayrıca kadınlar açısından militarizmin özel olarak tartışılması gerekir. Savaş politikaları her zaman erkek egemenliğiyle iç içedir. Militarizm, erkekliği güç, itaat, disiplin, hiyerarşi ve şiddet üzerinden yeniden üretir. Savaş zamanlarında kadınların bedeni ganimetleştirilir, göç yollarında kadınlar güvencesiz bırakılır, yoksulluk derinleşir, bakım emeği daha fazla kadınların sırtına yüklenir. Bu nedenle feminist sosyalist bir bakış açısından NATO karşıtlığı aynı zamanda patriyarkal savaş düzenine karşı çıkmaktır.

 

Ekoloji açısından da militarizm büyük bir yıkımdır. Savaşlar yalnızca insanları öldürmez; toprağı, suyu, ormanı, havayı da öldürür. Askeri sanayi, fosil yakıt ekonomisi, patlayıcılar, kimyasal atıklar, üsler ve savaş teknolojileri doğayı tahrip eder. Kapitalizm doğayı nasıl sınırsız bir kaynak olarak görüyorsa, savaş düzeni de coğrafyayı askeri kullanım alanı olarak görür. Oysa sosyalistler için doğa, savaş stratejisinin nesnesi değil; yaşamın ortak evidir.

 

Bu nedenle Ankara’daki NATO Zirvesi’ne karşı söylenecek sözümüz açık olmalıdır:

 

Biz savaş bütçelerine karşı yaşam bütçesini savunuyoruz.
Biz silah tekellerinin kârına karşı halkların ekmeğini savunuyoruz.
Biz askeri üslerin değil, özgür kentlerin çoğalmasını istiyoruz.
Biz güvenlikçi devletin değil, demokratik toplumun güçlenmesini istiyoruz.
Biz emperyalist pazarlıkların değil, halkların kendi kaderini özgürce belirleme hakkının yanındayız.
Biz NATO’nun savaş aklına karşı barışın, emeğin, kadın özgürlüğünün ve ekolojik yaşamın tarafındayız.

 

Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi geçici bir toplantı olabilir; ama temsil ettiği siyaset kalıcı bir tehlikedir. Bu tehlike, savaşın normalleştirilmesidir. Askeri harcamaların “zorunluluk” gibi sunulmasıdır. Halkların geleceğinin devletlerin güvenlik stratejilerine teslim edilmesidir. Emperyalist rekabetin “barış” diliyle ambalajlanmasıdır.

 

Sosyalistlerin görevi bu ambalajı yırtmaktır.

 

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha büyük ordular değil, daha güçlü halk hareketleridir. Daha fazla füze değil, daha fazla ekmek ve özgürlüktür. Daha fazla askeri üs değil, daha fazla demokrasi ve eşitliktir. Daha fazla savaş hazırlığı değil, halkların gerçek barışıdır.

 

Çünkü savaşın kazananı halklar değildir. Savaşın kazananı silah şirketleri, enerji tekelleri, güvenlik bürokrasileri ve iktidar bloklarıdır. Kaybeden ise her zaman işçiler, yoksullar, kadınlar, çocuklar, göçmenler ve ezilen halklardır.

 

Bu yüzden Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne karşı sosyalist sözümüz şudur:

 

Savaş politikalarına hayır.
NATO’ya hayır.
Emperyalist kamplaşmalara hayır.
Halkların eşit, özgür ve onurlu barışına evet.

 

Bugünün görevi, savaş düzeninin karşısına halkların yaşam düzenini koymaktır. Ankara’da toplanacak olanlar savaş bütçelerini, silah üretimini ve askeri ittifakları konuşacak. Biz ise emekçilerin sofrasını, kadınların özgürlüğünü, halkların barışını, doğanın yaşam hakkını ve sosyalizmin eşitlikçi dünyasını konuşmaya devam edeceğiz.

 

Çünkü başka bir dünya yalnızca mümkün değil; zorunludur.

 

Not: NATO Ankara Zirvesi medya duyurusu; 2025 Lahey Zirvesi Bildirgesi; NATO’nun savunma harcamaları ve yüzde 5 taahhüdü sayfası; NATO Savunma ve Dışişleri Bakanları toplantı açıklamaları.

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!