Atak Menü

ALGILAR VE MİHRAC URAL’IN ÖZGEÇMİŞİ (Mehmet Güzel)

ALGILAR VE MİHRAC URAL’IN ÖZGEÇMİŞİ (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
16 Ekim 2026, 20:05 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Ülke
ALGILAR VE MİHRAC URAL’IN ÖZGEÇMİŞİ (Mehmet Güzel)

 

Mihrac Ural MİT’in korsan bir operasyonu ile Lübnan’dan kaçırılarak Suriye’ye götürüldü. Bu operasyonun kendisi bile uluslararası hukuka, Lübnan’ın egemenlik haklarına karşı bir saldırı olduğu açıktır. Türkiye, dünyanın en haydut iki devleti olan ABD ve İsrail ile korsanlık konusunda yarışmaktadır.

 

Mihrac Ural Suriye’ye götürülür götürülmez, Türkiye ve Suriye iktidarları eliyle yargısız mahkumiyet çabalarına başlandı. Kitleler merkezi kanallarla yönetildiği belli olan yoğun algı operasyonlarına başlandı. “Reyhanlı katliamının sorumlusu” ve “Banyas Kasabı” ifadelerini O’nun isminin önüne bir ünvan gibi yerleştirerek insanların algılarında bir peşin kabul yaratıldı.

 

Oysa Suriye’deki Banyas katliamında da Reyhanlı katliamında da Mihrac Ural’ın zerre kadar ilgisi yoktu.

 

Nereden mi biliyoruz?

 

Öncelikle genel olarak devrimcilerin böyle bir tarzları yoktur ve hiçbir devrimci böyle bir katliam yapmaz, yapamaz; dünya görüşüne, düşüncesine, vicdanına ve mücadele tarzına aykırıdır.

 

Ayrıca, her iki katliam gerçekleştiği zaman en başta Mihrac Ural bu katliamları şiddetle ve defalarca kınadı. Türkiye egemenlerinin onu töhmet altına alma çabalarına karşı yalanlamalarda bulundu.

 

Reyhanlı katliamı gerçekleşir gerçekleşmez, şimdi kravat takılıp Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuş olan Colani liderliğindeki El Nusra Cephesi katliamı üstlenmişti. Hem de “ey köpek Erdoğan, bir sonraki Ankara’da olacak inşallah” cümlesiyle!

 

El Nusra Cephesi, Reyhanlı katliamının yapıldığı gün, daha önceden, patlama yerlerini iyi gören iki tepeye profesyonel kameralar yerleştirerek patlama anını çok kaliteli görüntülerle kayda almış ve servis etmişti. Ülke ve dünya basını bu görüntüleri kullanmıştı. Ayrıca patlamalar olur olmaz ellerinde profesyonel mobil kayıt cihazlarıyla görüntü alan kişiler peydahlamıştı. Bunun yanı sıra, olayın sıcaklığı içinde Alevileri hedef gösteren söylemlerle ilçedeki halkı provoke etmeye çalışan kişiler faaliyete geçmişti.

 

Buna rağmen dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu katliamı Mihrac Ural’ın sırtına yıkmaya çalışıyordu. Yani bir bakıma olayı üstlenen El Nusra’ya “yok canım, siz yapmamışsınızdır, bunu Mihrac Ural yapmıştır” diye ısrar ediyordu!

 

Reyhanlı katliamı davasında yakalanıp hüküm giyen hiçbir kişi ifadelerinde Mihrac Ural’ın adını geçirmemiştir. Tam tersine, MİT elemanlarının adlarını vererek onları yönlendirdiklerini ifadelerinde anlatmıştır.

 

Reyhanlı katliamı, MİT’in koordinasyonuyla, kaçakçı çetelerinin de kullanılmasıyla ve El Nusra Cephesi’nin tetikçiliğiyle yapılmıştı. Yargılama dosyaları, sanık ifadeleri, ortaya çıkan bütün kanıtlar bu gerçeği göstermektedir. Amacın, Sünni halkı Alevilerin üzerine saldırtarak bölgedeki demografik yapının değiştirilmesine yönelik olduğu bariz bir şekilde görülüyordu.

 

Ama bu oyun tutmadı. Halk bu oyuna gelmedi. Gerek Reyhanlı’daki Sünni halk gerekse de Antakya ve Samandağ’daki Alevi halk sağduyu içerisinde bu kışkırtmayı elinin tersiyle itti. Bu başarıda dönemin MHP Hatay Milletvekili Şefik Çirkin’in Reyhanlı halkını kontrol altında tutmasının payı olduğunu burada ifade etmeliyiz.

 

Şimdi Türkiye ve Suriye’de halk, söz konusu katliamları Mihrac Ural’a yüklemiş, peşinen ve yargısız olarak toplum nezdinde mahkûm edilmiş durumdadır. Yaratılan bu algı ve histeri güçlü bir tufan gibi yürütülüyor ve karşısında durmak çok zor gibi görünüyor.

 

Tarihi galipler yazar elbette ve ne yazık ki şimdi aslanların tarihini çakallar yazıyor. Haliyle esas katiller, hem de son yüz yılın en cani, en acımasız katiller, çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı her önlerine çıkanı kesen kitle katliamcıları olan cihatçı teröristler, vatan savunması yapan Mihrac Ural’ı katliamla suçluyorlar!

 

Mihrac Ural, her devrimci gibi, başına gelebilecek her olumsuzluk ve musibeti bilerek bunlara karşı hazırlıklıdır. O’nun bütün hayatı bu mücadele içerisinde ve bu risklerle geçmiştir. Dolayısıyla şu anda gerek HTŞ terör yönetimi gerekse de Türkiye AKP siyasal İslamcı iktidarı tarafından maruz kalacağı uygulamalar kendisi için sürpriz olmayacaktır. Bu suçlamalar ve kendisine isnat edilen saçma sapan suçlamalar Mihrac Ural’ın kişiliğini, devrimci mücadelesini ve tarihini karartmaya asla yetmez. Egemenlerin bu algı yönetiminin etkisi altına girecek olanlar varsın girsin ama Mihrac Ural, gerek Suriye gerekse de Türkiye devrimci mücadelesinde sahip olduğu onurlu yerini koruyacak hatta daha da yüceltecektir.

 

MİHRAC URAL’IN ÖZGEÇMİŞİ

 

Mihrac Ural, 1956 yılında Antakya’da doğdu. Genç yaşta devrimci siyasal mücadeleye atıldı. 16. yaşını Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de uğradığı katliama ve Denizlerin idamına karşı düzenlenen okul boykotları sırasında geçirdi. 19. yaşını ise devrimci vaftizini yaşadığı Diyarbakır’da, 24 Haziran 1975’te, üniversite sınavları sırasında, kente gelmek isteyen Türkeş’e karşı Kürt kardeşleriyle birlikte geçit vermedikleri kale kapılarının önünde geçirdi.

 

Bu dönemde yoldaşlarıyla beraber “TEK YOL DEVRİM” gazetesini çıkardı, Antakya ve .evresinde devrimci kültür dernekleri kurdu, faşistlere karşı mücadeleyi yükseltti ve onlarca siyasal seminer verdi.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. Öğrenciliği sırasında hakkındaki takibatlar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Antakya’da “TEK YOL DEVRİM” dergisinden sonra  THKP-C (Acilciler) örgütünün merkez yayın organı olan “CEPHE” dergisini çıkardı.

 

20. yaşını İstanbul’da devrimci siyasal faaliyetler içinde geçirdi. 21. yaşını, illegal örgütlü siyasal yaşamın bir parçası olarak Binboğa Dağları’nda askerî eğitim aldı. Bu sürecin ardından, 19 Ağustos 1977’de, firari koşullarda ve hakkındaki kovuşturmalar geçirdi. Bu sürgün acılarına yol açan süreçte, itirafçı bir polis işbirlikçisinin bir MİT ajanıyla birlikte çeşitli suçları üzerine yıkması belirleyici oldu. Firari koşullarda yoldaşlarıyla beraber merkez yayın organı “CEPHE”yi çıkarmaya devam etti ve örgütünün ülke çapında yaygınlaşması ve etkinleşmesi için çalıştı.

 

10 Mart 1978’de 22 yaşındayken Ankara’nın Yukarı Ayrancı semtinde yakalandı. Ankara ve İstanbul emniyet müdürlüklerinde 21 gün boyunca işkence altında kaldı. 23. yaşını bulunduğu zindanlarda direniş ve siyasal eğitim faaliyetleriyle geçirdi. On iki zindan arasında süren mahpusluk ve sürgün sürecinin ardından, 31 Temmuz 1980’de Adana Cezaevi’nden, idam hükümlüsü 30 devrimci örgüt kadrosuyla birlikte firar etti.

 

Ağustos 1980’in ortalarında Suriye’ye geçti. Filistin örgütleriyle mevcut bağları yeniden kurarak askerî eğitim kampları için zemin hazırladı. 12 Eylül 1980 askerî-faşist darbesine karşı örgütünü yeniden toparladı, yoldaşlarının güvenliğini sağlayarak askerî ve siyasal eğitim süreçlerini başlattı ve parti okulunu kurdu. 12 Eylül rejimine karşı direnişi örgütlemeye çalıştı. İskenderun’da bildiri dağıtan Hasan İnce, bu çatışmalar sırasında askeri cunta tarafından öldürüldü.

 

George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin saflarında 1990’lı yıllara kadar askerî eğitim faaliyetlerini sürdürerek örgütün 12 Eylül rejimine karşı savaş etkinliğini sağlamaya çalıştı.

 

24 yaşında, sürgünde ve Filistin kamplarında İsrail’e karşı savaşta yer alarak ve ülkedeki mücadele mevzilenmesini organize etti. Haziran 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla başlayan savaşta, Lübnan ve Filistin davasını savunmak üzere yoldaşlarıyla birlikte örgütlü bir güç olarak yer aldı. Trablus’ta İsrail’e, Mısır’a, İngiltere’ye ve Arap gericiliğine karşı yürütülen savaşta devrimci güçlerle omuz omuza savaştı; bu mücadelede yoldaşları şehit oldu.

 

Siyasal doğrularından ve ilkelerinden ödün vermeden halkını aydınlatmak ve mücadelesini sürdürmek için çalıştı. Bu mücadele nedeniyle Almanya’da, Fransa’da, Suriye’de ve Libya’da zindanlarda yattı.

 

24 Kasım-1 Aralık 1986 tarihleri arasında gerçekleştirilen THKP-C (Acilciler) 1. Kongresi’nde, Başkan Öcalan’ın uzun bir konuşmayla katkı sunduğu kongrede, delegelerin oy birliğiyle genel sekreterliğe getirildi.

 

Bu tarihsel süreç boyunca, örgütünün olanaklarıyla imkânları ölçüsünde bütün devrimci örgütlere çeşitli biçimlerde yardım ve katkıda bulunarak devrimci hareketin gelişmesi için emek harcadı. Haziran 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’nin (FKBDC) kurucu üyesi olarak Libya’da da örgütlenme çalışmaları yürüttü. Daha sonra Devrimci Birlik Platformu’nun kurucu üyeleri arasında yer alarak devrimci hareketin Türkiye’deki mücadelesine katkıda bulundu.

 

1980’li yılları Suriye’de Müslüman Kardeşler Örgütü olarak adlandırılan siyasal İslamcı silahlı yapılara karşı savaşta ve 12 Eylül rejimine karşı Türkiye’de yürütülen mücadeleye bütün gücüyle destek vererek geçirdi.

 

Evi bir misafirhane gibiydi. Kapısını yoldaşlarına, dostlarına, tanıdıklarına ve farklı görüşlere sahip olsa da düşünsel ilişkileri içselleştirmiş, insani ve barışçıl olan herkese açıktı.

 

Kendisini sınıfsal, etnik ya da inançsal etkilerin belirleyiciliğine girmeden, kültürel birikiminin doğruları doğrultusunda hareket eden devrimci bir militan olarak tanımlıyordu.

 

2011 yılında, anavatanı Suriye’de teröre karşı direnişe hiç tereddüt etmeden katıldı. Silahını kuşanırken yazmayı da sürdürdü; yılların birikimini ve düşüncelerini yazılarına aktardı. Mukaveme Suriyyi örgütünü kurarak sivil halk milisleriyle vatan savunması mücadelesine katıldı. Sevenleri ona “komutan” der. Ancak kendisi, bir okurunun “O, Mir militandır” sözünde olduğu gibi, kendisini her zaman bir militan olarak tanımladı.

 

Nefes almaya fırsat bulamadan tehlikelerle boğuşarak bugünlere geldi. Tek serveti, yayımladığı kitap ve broşürler ile binlerce makalesinde ortaya koyduğu siyasal düşünceleri ve yazılarıdır. Suriye’de yaşanan olayları birinci elden ve olayların merkezinde olan biri olarak yüzlerce makaleyle açıkladı ve kamuoyunu bilgilendirdi.

 

Savaştan nefret ediyordu. Ancak savaş anavatanı Suriye’ye dayatıldığı için silaha sarıldı. Buna rağmen savaş kurallarını belirleyen Cenevre Sözleşmeleri’ne ve ek protokollerine bütünüyle riayet ettiğini beyan ediyordu.

 

Suriye’nin emperyalist, sömürgeci, gerici ve yayılmacı güçlerin desteklediği, 80 ülkenin desteğini aldığını belirttiği terör tehdidine karşı direnişinde, Mukaveme Suriyyi örgütünün komutanı olarak mücadeleyi yoldaşlarıyla beraber yürüttü. Bu mücadeleyi bütün bölge halklarının çıkarları doğrultusunda yürütülen bir mücadele olarak gördü.

 

Mücadele süreci boyunca ortak vatanda Kürt halkının bütün haklarını kazanması için mücadele etmeyi tarihsel bir görev saydı. Bu hakların anayasal ve yasal kurum ve kuruluşlar aracılığıyla güvence altına alınmasını savundu.

 

8 Aralık 2024’te gerçekleşen ve kendisinin çok uluslu bir darbe olarak nitelendirdiği gelişmelerin ardından kurulan yönetim dönemine tanıklık etti. Bu gelişmeler üzerine anavatanı Suriye’de barınamaz hâle geldi. Buna rağmen mücadelesini sürdürdü. Yazılarıyla ve bağlantıda bulunduğu çevrelerle çalışmalarına devam etti. Halkının protestolarını örgütleme çabalarına katıldı ve mücadelesini sürdürdü.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!